
Favorite Director: Akira Kurosawa I only watch films I think I will like, I am not watching films for fun. Films are not supposed to fun and entertaining, they are supposed to be intriguing. Like= Would I rewatch it again in the next 5 years. Rewatchability is very important to me, as Scorsese said. The first two films in my top two never change, I change the other two constantly.

Duke Ellington çok büyük müzisyen

Hayatımda sadece tek bir gizemi öğrenme hakkım olsaydı Zodiac katilinin kim olduğunu öğrenirdim. Ortaokulda ilk izlediğimde bu filmi çok sarmıştım buna sürekli araştırıyordum. İşin en korkuncu da katilin yüksek ihtimalle ne Leigh Allen ne de başka biri olması. Bay Area’dan rastgele, yalnız ve izole bir ucubenin teki büyük ihtimalle Zodiac. Hiç bir şey birbirine uymuyor. Ya öyle ya da iki tane Zodiac katili var biri mektupları yazıyor biri cinayetleri işliyor sonra tek kişiymiş gibi davranıp polisi kandırmaya çalışıyorlar. Ama sonuç yok, hayatta kalanlar birini tanımlıyor ama kimse tutuklanmıyor.

Hepimiz bir gün kendimizi Oscar ya da büyük bir ödül kazanırken ya da bizden şüphe duyan lise öğretmenimizi yanlış çıkarırken hayal etmişizdir. Rupert Pupkin bunu ekstremlerde yaşayan biri. Ama o Jerry Langford’u kaçırmasına rağmen kötü biri değil, o bu hale getirildi. Yıllar boyunca reddedildi, kale alınmadı, aşağılandı ve umursanmadı. O da bu ekstrem hayattan kurtulmak için ekstrem bir çözüm buldu. Ona göre 15 dakikalığına umursanmak, bir ömür umursamanmamaktan daha iyiydi. Kapalı kapıların arkasında o kadar nepotizm ve torpil dönerken başarılı bir komedyen ne kadar başarılı olabilirdi ki? Ondan basamakları tırmanmasını istemek doğru muydu? The King of Comedy basamakların en başından beri orada olmadığını söyleyen ve insanları başarılı olmak için radikale sürükleyen kapitalizm/konsümerizmin büyük bir eleştirisi. Yetenekli insanlar artık başarılı olamıyor çünkü zenginlerin çocukları önce geliyor. Rupert’a narsist ve ilgi bağımlısı diyen çok kişi olacaktır ama o buna zorlanmıştı. İdolü tarafından umursanmamış, sevdiği kız tarafından da ciddiye alınmamıştı. O da sırf onların ilgisini çekebilmek için acılarını kahkahaya dönüştürdü. Rupert’ın programdaki stand-up gösterisinin inanılmaz derecede karanlık olması baya hüzünlü. Şakalarının tamamı, istismara maruz kaldığı çocukluğu, işlevsiz ailesi ve sefil hayatı üzerine kurulu. Gerçek hayattaki travmalarını esprilere dönüştürerek seyircilere yalvarıyor: “Lütfen acıma gülün ki, bu acının bir anlamı olmuş gibi hissedeyim.” Rupert bir suçlu; ama o sistemin kendi yarattığı bir suçlu. Sürekli şu mesajı yayan bir kültürde yaşıyoruz: "Eğer ünlü değilsen, başarılı değilsen, yok sayılırsın." Çoğumuzun buna karşı bir savunma mekanizması var; arkadaşlarımız, ailemiz ya da reddedildiğimizde ayaklarımızı yere basan gerçekçi bir sınır bilincimiz var. Rupert'ın bu tür koruyucu kalkanları yoktu. Ona koridorlardan bağıran bir annesi, etkilemek istediği bir kız (Rita) ve ünlülerin imzalarıyla dolu bir defteri vardı. O, çok normal, insani bir yarının ekstrem bir uzantısıydı: seni küçümseyen insanlara aslında önemli olduğunu gösterme arzusu. En ilginç yanı da Rupert’ın tüm bu yaptıklarına rağmen aldığı tek cezanın minimum güvenlikli bir hapishanede 33 ay yatmak olması. Scorsese hiç bir zaman Rupert’ı aşağılamıyor ya da dalga geçmiyor, rüyasını gösterdiği sekanslarda bile. Çünkü Rupert’ın hepimizin temel ihtiyacı olan sevilme ve onaylanma duygularından mahrum bırakıldığını ve bu sebeple de onları kendisine yapay olarak rüyalarında yarattığını gösteriyor. Rupert cezalandırılmıyor çünkü o gerçekten komik ve başarısını hak eden fakat bunu kanıtlamak için zorla uçlara sürüklenen, ekstemleşmezse bir 'ahmak' olarak hayatını geçirmek zorunda bırakılacağını bilen biri.
