The Hunt
Ailesinden görmediği ilgiyi üzerine toplamak için kafasında senaryolar kurup bir insanın hayat akışını değiştirmek... Aslında sadece 'değiştirmek' demek yetmez, resmen mahvetmek. Burada çocuğa gerçekten sinir oldum ama onu suçlayamıyorum; çünkü tüm suç ailede. O çocuk daha kreşe gidiyor, kendi düşünceleri bile henüz yeni oluşuyor ve çevresinde onu anlayan tek insanın hayatını yakıyor.
Bunu yaptıktan sonra korkuyor çünkü söylediklerinin bu kadar ciddi sonuçlar doğuracağının farkında değil. Kaç defa iftira attığını itiraf ediyor ama artık iş işten geçti; kimse onu ciddiye almıyor. Lucas bu konuda çok pasif kalıyor ama haklı olsa bile elden ne gelir? Onlar kendi kafalarında bir sonuca çoktan varmışlar. Yapılmış bir yemeğin tarifindeki bir malzemeyi değiştirirsen, senin yediğin yemeğe hiçbir etkisi olmaz; o kanı bir kez oturdu zihinlerine.
Oğluna da ayrı bir üzüldüm; babanın yapmadığını biliyorsun, onu aklamak istiyorsun ama kimse sana inanmıyor, babana inanmadıkları gibi... Neyse ki Lucas’ın çok güzel bir dostu vardı ve çocuğuna destek oldu.
Bir çocuğun hayal gücünün ne kadar korkunç olabileceğini gördük. Ayrıca çocuğun yalan söylediği ortaya çıktığı halde —ki ortada gayet büyük bir kanıt var— hâlâ Lucas’a kara gözlerle bakan insanlar var.
Bazı insanlar haksız olduklarını kabul etmekte zorlanıyorlar; çünkü bu büyük bir erdemdir. Yanlışının farkına varıp 'Evet, o haklıymış' diyebilmek dürüstlük ister ama filmdeki o kitle bunu kendine itiraf edemeyip tüm yaşananlara karşı üç maymunu oynayarak Lucas'a hâlâ kötü muamelede bulunmaya devam ediyor. Filmin son sahnesi de tam olarak bunu, bu bitmeyen önyargıyı çok güzel anlatıyor.
Son olarak Fanny konusuna değineceğim: Bir insanın suçlu olduğunu düşünüyorsan, bunun acısını kendi iradesi bile olmayan bir hayvandan nasıl çıkarabilirsin? Bunu yaptığında, senin o 'suçlu' dediğin kişiden hiçbir farkın kalmaz. Suçlunun kafasında nasıl karanlık düşünceler varsa, aynısı senin kafanda da var demektir. Sen de bir suçlusun, sen de onun gibisin.