The Handmaiden
Her şey, yıkmak ve yeniden inşa etmek üzerine. Hayatını mahvedenle, seni kurtaranın aynı kişi olması ne büyük bir ironi, değil mi? Ama asıl mesele şu: O ipekten kafesin kapısı açıldığında, dışarıdaki fırtınaya mı koşacaksın, yoksa içerideki o sahte ama güvenli sessizliğe mi sığınacaksın?
Bazen bir yalanın içinde kaybolmak gerekir, gerçeği bulabilmek için. Önemli olan o yalan bittiğinde elinde ne kaldığı. Birinin senin için dünyayı yakmaya hazır olduğunu bildiğinde; küllerin arasından doğan yeni seni sevebiliyor musun? Seni özgür kılan o "yıkıcı" ellere dokunmak nasıl hissettiriyor? O eller, eski prangalarını nasıl hatırlatıyor? Kendi ellerinle kurduğun o labirentte, bir başkasının elini tutarak kaybolmak mı daha korkutucu, yoksa tek başına çıkışı bulmak mı?
Senin "yıkıcın" geldiğinde, onu bir kurtarıcı gibi karşılayabilecek misin? Yoksa sadece perdelerin arkasına saklanıp oyunun bitmesini mi bekleyeceksin? Gelip geçen bir yabancı mı bıraksın isterdin hayatında, yoksa ruhunu talan eden bir ortak mı?
"My Tamako, my Sook-hee.
The destroyer of my life,
My savior,
My Hyde, my Sook-hee."
ッり愛術ノ可でコ
#profile