Perfect Days
ilkokulda aydın abi vardı. sürekli gülümserdi. neşeli sayılmazdı ama huzursuz da değildi. biz onu deli sanıyorduk. şimdi düşününce, beklentilerden bu kadar arınmış birini başka türlü adlandıramadığımızı fark ediyorum. normal olan sürekli bir şey istemek çünkü. daha fazlasını, daha iyisini. bunu yapmayan biri mutlaka bir yerden kopmuş sayılıyor. aydın abinin gülümsemesi bize tuhaf geliyordu çünkü bir açıklaması yoktu. insan kendi beklentisini kısmayı başarsa bile çevresinin beklentisini kıstıramıyor. hatta çoğu zaman kendi beklentisi bile kendisine ait olmuyor. bir noktadan sonra neyi isteyeceğimizi bile biz seçmiyoruz. sistem deniyor buna bazen, bazen başka bir şey. adı çok önemli değil. (bknz. deliliğin tarihi Michel Foucault)
bu tür işlerde çalışıp hem kendisinden hem çevresinden beklentisi yüksek olan biri, sessiz ama ağır bir şey yaşıyor. ne biliyim savaşta ölenin bir hikâyesi var, âşık olanın bile. acı bir yere bağlanıyor. burada ise acı ortada duruyor. günlerini başkalarının kurduğu bir düzenin içinde, başkalarının belirlediği saatlere ve sınırlarına göre yaşayan insanların taşıdığı şey bana hep büyük ama isimsiz bir ağırlık gibi geliyor. bu yük ne kahramanca ne de dramatik. adı olmadığı için hafif sanılıyor ama tam tersi. çünkü insan bir şey için acı çektiğinde dayanabiliyor, ama ne için çektiğini bilemediğinde içi daha hızlı boşalıyor. bu yüzden böyle bir hayatın içinde huzur bile hemen sorgulanıyor. mutlu görünüyorsan bir açıklama bekleniyor.
burada yine sistem meselesi devreye giriyor ister istemez ama çok teorik bir yerden değil. insan sadece çalışmaya zorlanmıyor; çalışmaktan başka bir hayat hayal edemez hale getiriliyor. üstelik bu düzenin tepesindeki üretim araçlarının sahipleri bile tam olarak mutlu değilken, çoğunluğun bu kadar sıkışmış bir hayata mahkûm edilmesi normal gibi sunuluyor. bu normalin içinde mutluluk bir sapma oluyor. delilikle karıştırılması da biraz bundan. fazla bilinç akışı gibi oldu biraz daha devam edersem little kaczynskiye dönüşçem.
Filmde adamın yaptığı şey bana mutluluk gibi gelmedi zaten. daha çok büyük anlamlardan çekilmek gibi. minimal şeylerden keyif almak bir çözüm değil, bir pozisyon. “mutluluk” kelimesini biraz kurcalamak gerekiyor belki de. biz onu genelde bir sonuç sanıyoruz. Cioran olsa bu noktada susardı muhtemelen. acının kendisinden çok, anlamsızlığıyla yorduğunu bilir çünkü. burada gördüğüm şey mutluluk değil, dayanabilme. biraz Rick Sanchezin düşük ıq’lu, daha sessiz, daha az yoran bir versiyonu gibi.
It’s not about being happy, that is the thing. I’m just trying to get through each day. I can’t keep asking myself ‘Am I happy?’ It just makes me more miserable. I don’t know if I believe in it, real lasting happiness. All those perky, well-adjusted people you see in movies and TV shows? I don’t think they exist.
S3EP3 – Diane cinema fr
şahsen ben böyle bir hayatı yaşayacaksam, bu şekilde yaşamak istemezdim. her şey bu kadar daralacaksa gider köyde yaşarım tarımla falan uğraşırım en azından yorgunluğun bir karşılığı olur,,,, modunuzda izlerseniz his veren bir film, müzik seçimleri zaten mükemmel tony bennett the good life falan çok yakışırmış neyse, filmleri bana getirdikleriyle ve benim ona götürdüklerimin toplamıyla değerlendiriyorum bu yüzden 5,yaşamak güzeldir i waant to live forever