Demolition
filmin baslarinda hic sevmedigim, anlamaya basladikca nefesimi daraltan, film bittikten sonra la boheme esliginde kutu bira icip ustune uzun uzun dusundugum bir film.
bu film ya cok sevilir, hayatinin filmlerinden biri olur. ya da hic sevilmez, izledigim en sikici filmlerden dersin. arasi yok. “fena degil”, “eh iste” diyen biri ya filmi izlerken baska bir yere gitmistir ya da kendinden kaciyordur. ya siyah ya beyaz, grilere yer yok.
disaridan bakinca isinde gucunde, duygusuz, cok normal bir adam goruyoruz. bir trafik kazasiyla esini kaybediyor. hastanede haberi aliyor ve hicbir sey hissetmiyor. aglamasi gerektigini biliyor, ayna karsisinda kendini aglamaya zorluyor ama olmuyor. olmasi gereken tepkiyi veremiyor. sonra hastanedeki bozuk otomat firmasi icin bir sikayet mektubu yazarken fark ediyor ki icindekiler sadece yaziya dokulebiliyor. kimseye anlatamadigi, kendinin bile bilmedigi, kendine bile itiraf etmedigi duygular yaziyla disari cikiyor.
bence davis’in yikimini baslatan sey esinin olumu degil. kendini ilk kez fark etmesi. julia ile neden evlendin sorusuna “cunku kolaydi” diyor. cunku hayatinda hic istemek, arzulamak, hedef koymak gibi duygular olmamis. hep ideal olani, kolay olani secmis. hissetmeden.
esinin olumunden sonra baslayan bu yazma hali, daha buyuk patlamalara donusuyor. davis ilk kez aciyi hissetmeye basliyor. onceden hicbir sey ifade etmeyen ama aslinda icten ice cok onemli olan anlara donuyor. julia’nin gulumsemesi, okyanusu sevmesi… kayinpederinin dedigi gibi: “bir seyi duzeltmek istiyorsan once parcalarina ayirmalisin. onemli olan hangi parcayi kaybettigini bulmak.”
davis her seyi parcalamaya basliyor. onceden umrunda olmayan bozuk buzdolabi, tuvalet kapisi, avize… her seyi. cunku biliyor: tamamen yikmadan yeniden var olamaz. bu surecte hayatina giren karen ve oglu var. onlarla kurdugu bag “olmasi gerektigi” icin degil. ilk kez gercekten hissederek yanlarinda.
film su gibi berrak. yalansiz, durust, klişesiz. bir insanin kulunden nasil dogdugunu izliyoruz. gencliginin ortasinda, kendine yarattigi yapay kisiligi yikip yeniden var olusuna sahit oluyoruz. kaybolmuslar icin, aidiyetsizler icin, hissetmeyenler icin, surekli “neden?” diye soranlar icin bir film. normal insan maskesinin altinda koca bir hiclik tasiyanlar icin.
ve evet. chris’in “ben gay miyim?” sorusunun gectigi o sahne… orada kendimi gordum. o sorunun aslinda davis'in anlayacagini dusunmesinden cok kimlikle ilgili oldugunu. ben kimim, ne hissediyorum, neden boyleyim sorusu oldugunu. ben de bunu benden birkac yas buyuk, abi figuru gibi gordugum biriyle yasamistim. ayni sessizlik, ayni tuhaf rahatlama, ayni kafanin icinde donup duran sorular.
yarin senin yikimin nasil olacak? cunku biliyorsun… o yikim bir gun mutlaka olacak.
ps: hayatimda gordugum en guzel atlikarincayi barindiran filmdir. onca bogulma, nefes darligi ve karanliktan sonra; okyanus serinliginde, cocuksu ama acitmadan. ferahlatip gulumseten bir sahne. tam da gerektigi yerde.
#topstats#bored at first#2026