Sentimental Value
Filmin bazı yerlerinde Nora karakterini sığ bulduğumu söyleyebilirim. Filme bir şey katmakta zorlandığını ve kendini oyunculuk dışında fazla açıkladığını düşündüğüm yerler oldu bazen; mesela eşini aldatan adamla olan ilişkisi vs ama filmin her yerinde öyle değil zaten. Sadece bazı yerlerinde. Trier bunu bilinçi olarak planlamış da olabilir. Belki de babasıyla olan (ya da olmayan) toksik ilişkisi onun sığlaştırmıştır da olabilir. Nora’nın hayatta duygularını gerçekten yaşamak yerine onları oynamaya yatkın biri olduğunu biri olduğunu göstermek istemiştir belki de Trier.
Ama onun dışında galiba kusursuza yakın bir film bu. Bir evin nasıl hayal kırıklıklarına, umutlara, geçmişin sorunlarına ve geleceğin umutlarına nasıl yuva olabileceğini görüyoruz. Trier bu evi sadece bir mekan olarak değil, adeta yaşayan bir varlık gibi ele alıyor. Bu evin yaşayan bir varlık gibi ele alınması filmin belki de en güçlü tarafı. Duvarlar yalnızca geçmişi taşımıyor; aynı zamanda onu saklıyor, bastırıyor, hatta çoğu zaman zehirliyor. Her karakter bu evle farklı bir ilişki kuruyor ve ev, kimseye aynı şekilde zarar vermiyor. Ev, anıları birleştiren bir yuva olmaktan çok, onları sürekli yeniden kanatan bir mekâna dönüşüyor. Bu yüzden film ilerledikçe anlıyoruz ki sorun geçmişin varlığı değil; ona nasıl tutunduğumuz.
Gustav karakteri bu tutunmanın en problemli hali. Kendi hayatını, ailesini ve özellikle bu evi filme dönüştürme arzusu ilk bakışta cesur ve dürüst bir yüzleşme gibi durabilir. Ama dikkatle bakınca bunun bir yüzleşmeden çok, geçmişi kontrol altına alma çabası olduğu hissini alıyoruz ondan. Evi film setine dönüştürmek, yaşanmış acıları estetik bir forma sokarak yeniden sahiplenmek demek. Bu bağlamda Gustav’ın yapmak istediği şey geçmişle barışmak değil, onu kolonize etmek. Hatıralar artık onun kamerasının hizmetinde, onun anlatısının hammaddesi. Filmin sessizce vurduğu anlardan biri de bu: Finalde Gustav’ın filmi planladığı gibi kendi evinde değil, bir stüdyoda çektiğini öğreniyoruz. Bu küçük gibi görünen tercih aslında filmin ahlaki kırılma noktası bence. Evde çekilecek bir film, geçmişi yeniden sömürmek; bir nevi kolonize etmek anlamına gelecekken; stüdyo bir sanatçının sınırlarını kabul etmesi demek. Gustav sonunda 'gerçek pornosu' çekmeyi bırakıp gerçek bir sanat eseri yapmaya karar veriyor; geçmişi ilk kez sahip olunacak bir alan değil, yalnızca temsil edilebilecek bir hatıra olarak kabul ediyor. Bu, dramatik bir arınma anı değil; daha çok yorgun ama olgun bir vazgeçiş. Belki iyi bir baba olamıyor ama sonunda biraz daha dürüst bir sanatçı olmayı seçiyor. Bu vazgeçişle paralel olarak evin tamamen parçalanıp yenilenmesi de filmin duygusal doruklarından biri. Bu yıkım bir öfke patlaması değil; aksine geç kalmış bir rahatlama gibi. Ev, ailedeki herkese zarar vermeye başlamıştı ve artık geçmişi temsil etmesi onu masum kılmazdı. Bazen ısrarla tutunmak bırakmaktan daha fazla zarar verir. Film tam da bu noktada geçmişi romantize etmekten vazgeçer.
Ve finalde çalan büyük usta Labi Siffre'den Cannock Chase. Filmin ruhuna bundan daha uygun bir kapanış düşünmek zor. Büyük dramatik patlamalar, gözyaşına zorlayan melodiler yok. Ne umutlu, ne de karanlık bir parça. Aynı anda umut, umutsuzluk, hüzün, sevgi ve hafif bir gülümseme barındırıyor. Bir şarkıyı tek bir duyguya indirgemeye alışığız ama Cannock Chase buna direniyor. Dinledikçe çoğalıyor, her seferinde başka bir yerden yakalıyor insanı. Benim hayatım boyunca dinlediğim en iyi şarkı diyebilirim. Şarkının tamamı, ağlarken birinin araya bir şaka sıkıştırması ve senin de gözyaşlarını elinin tersiyle silip küçük bir kahkaha atman gibi hissettiriyor. Cannock Chase’in bana ne hissettirdiğini gerçekten anlatamıyorum. Aynı anda 335 duygu var sanki. Dinlerken ağlıyorum, dinlerken gülüyorum, dünyaya yeniden âşık oluyorum, umutlanıyorum, sonra yine hüzünleniyorum. Tek bir şarkının içinde bütün bu duygular var ve her dinleyişimde beni bir öncekinden üç kat daha fazla etkiliyor. Ne kadar çok dinlersem, bana o kadar çok şey hissettiriyor.
Bu arada Stellan Skarsgaard yine harika ama bence yine de Oscar’ı Sean Penn hakediyor. Sean Penn’in zaten 2 Oscar var diyip Skarsgaard’a verebilirler ödülü. Hak etmedi de diyemem yani.
#check-in