İki kızın Brezilya'nın kuzeydoğusundaki bir kumsalda büyümeleri. Belki çok etkili bir anlatımı yok ama bir insanın anılarını ve geçmişini paylaşması hep bana nostaljik bir hüzün verir. Sondaki kum sanatı da güzeldi.
Piknik yapan bir çiftin çekimiyle başlayıp, kademeli uzaklaşan film, bilinen evrenin sınırından bir kişinin elindeki moleküllere kadar her şeye bir bakış açısı sunuyor. Güzel bir yolculuk, güzel bir belgesel bu kadar hızlı atlamasa da olurdu.
Oyuncak hikayesinin cadılar bayramı temalı kısa filmi. TV filmi olduğu için standart kalite tabii ki daha düşük, detaylar daha az. Bu da çok normal. Buradaki kötü karakterde aynı ikinci filmdeki Al’da olduğu gibi oyuncakları çalıp, satmak isteyen biri. Kısa ve basit. İzlense de olur izlenmese de.
Hubley’in çizimleri çok basit ama seviyorum. Çizimleri karikatürize şekilde küp küp evler, düz çizgiler, baştan savma boyamalar vb. Bu filmi diğer filmlerine kıyasla daha basit. Diğer filmlerinden kötü ama genel olarak kötü demem. Filmde anlatılan şey kısaca urbancılık eleştirisi. 60’lar Amerika’sında hızlı kentleşme ve buna dair bir gelecek ütopya rüyası vardı. Film, bu hızlı modernleşmeye dair bir hiciv olarak çekilmiş. Kentsel yayılmanın doğa ve insan yaşamını nasıl tehdit ettiğini çizerek göstermek istemiş. İşte kırlar, tarlalar, ağaçlar ve hayvanların yuvalarının yerine uzun uzun binalar dikiliyor. Basit ve kısa sevdim.
İnsanlığın ölüm, şiddet ve yıkıma yönelik endişe verici kapasitesi üzerine etkileyici bir meditasyon. Silahlarla oynayan çocukların, savaş zamanı vahşetlerinin, boğa güreşlerinin, kamuya açık infazların, balıkları ve kuşları avlayan ve öldüren insanların klipleriyle dolu bir film. Şiddetin nasıl gerçekleştiğine dair etkili bir anlatımı var. Hem gerçek görüntülerle hem tükenmez kalemle çizilmiş çizimlerle konuşuyor. Şiddet ve vahşet görünürde bir sonu ya da amacı olmayan sürekli bir kısır döngü. Filmin anlatımıysa bunu alaycı bir şekilde yapmış. İnsanın her türlü vahşeti yaptıktan sonra yine de ölülere saygı gösterdiğini ve yasını tuttuğunu göstermiş. Bu şiddeti deneyimleyen bazen insanlar olur bazen hayvanlar ama mutlaka birileri olur. Bireyin kendisine boyun eğmeyen canlılar “derslerini almalı”dır çünkü. Kesilir, biçilir, vurulur. Ölüyken bile efendisine saygısını göstermelidir çünkü sessizliği yetmez boyun eğmesi gerekir. Isıran, tekme atan veya itaat etmeyenler cezalandırılır. Bazen savaş olmaz, ava çıkmak olmaz “ölü zamanlar” olur. Her şeyin sessiz sakin olduğu bir günde gelip biri bıçaklanır. Bu bıçaklayan bazen eştir, bazen kuzen, bazen komşu bazense bir misafir. Ama bu sonsuz şiddet döngüsü kırılmaz. Özellikle güzel bir anti-savaş medyası. Çizimi basit ama hoştu. Söylediği şey net. İzlenir. “Father, I blame myself for being a man.” “I forgive you, my son.”
Filmde belirli bir olay örgüsü yok ancak tasarımın yaratılışına dair süreçlerin estetik tercihler ve planlamalar ile nasıl şekillendiği anlatmaya çalışmış. Her şeyin bir tasarımdan ibaret olduğu, küçük detayların bile anlam taşıdığı bir evrenin yavaşça şekillendiğini izliyoruz. Fena değildi. Barta’dan daha iyi filmler izledik sonuçta.
Oğlunu yiyen yaşlı, bencil, açgözlü bir timsahın gözyaşları. Bazıları yaptıklarının sonuçlarını düşünmeden yaşar. Evet timsah mutlu son almış gibi gözükebilir ama almadı. Yaşamak için hiçbir sebebi yok lakin ölmek içinse fazla tembel. Ona tapan yüzlerce insan olsa da yalnız. İstese başka yere gidebilir ama gitmeyecek. Aynı taşın üstünde ölümü bekleyecek ve ölecek. Ki başka şansı da yok artık istese bile. Doğadaki denge güç üzerinden döner. Timsah yaşlandığı yani gücünü kaybettiği için başka hiçbir yerde kabullenilmez ve ciddiye alınmaz. İşi bitti. Filmin çizimleri de hikayesi de fena değildi. Kısa film severler belki bakabilir.
Aydaki kriterlerden süt çıkarma fikri ve bunun için özel astronotlar olması fikri çok güzel. Stop-motion animasyon tarzı hem farklı hem çok hoş. Italo Calvino’dan sıcak bir hikaye.
Sinemanın ilk günlerinden akıllıca ve hayal gücü gerektiren bir fantezi filmi. Animasyonunu çok akıllıca hazırlamışlar. Özellikle astronotların büyücü olarak giyinmeleri güzel bir dönem düşüncesi. Etrafındaki insanları canlı bir şekilde yiyen ay👏🏻 Yaratıcı.
Kafka’nın öyküsünden uyarlama bir animasyon. Varoluş sancısı ve rüya ile karışık bir gerçeklik bir araya gelince anlaması zor oluyor gibi. Hastasıyla yüzleşmekten kaçan ve tedavi etmemek için türlü türlü bahaneler uyduran bir hekiminiz var. Çizimi çok farklı ve güzeldi. Kafa karıştırıcı ama ortalamaydı. “Ben ihtiyar hekim, bu mutsuz çağın soluğuna karşı korumasız, çırılçıplak, bu dünyadan olmayan atlarla dolanıp duruyorum. Kürküm arabanın arkasında sarkıyor ama ona ulaşmam olanaksız, şu gezip dolaşan hastaların biri bile bana yardım etmiyor. Aldatıldım! Aldatıldım! Gece çanının sesine kanıp bir kez, kurtuluş yok artık!”
Filmin, 1920'ler animasyonunun tipik özelliklerine sahip olmakla birlikte yenilikçi bir yapısı da var. Cehennem temasını karikatürist bir yaklaşımla mizahi yönden çizmiş. Süresine göre oldukça iyi. Animasyon tarihinde de çok önemli yer tutan bir film.
Küçük çocuk Emily, kendisinin 220 yıl sonraki üçüncü nesil klonuyla iletişime geçiyor. Bu Emily, çocuk Emily'yi geleceğe taşıyor ve ona yakında yaşayacağı dünyayı gösteriyor. Bu üçleme neden bu kadar abartılıyor anlamıyorum bütçesine ve çizim şekline saygı duyuyorum ve bence güzel de ama hikayenin öyle abartıldığı kadar etkileyici bir yönü yok. Fikir kötü değil bu arada ama ben duygusal bağ kuramadım. Geleceği bir çocuğun gözünden izliyoruz. Kendisinin büyümüş hâli aynı zamanda klonu, gelecekten gelip onun yanına uğruyor. “Hüzünlenebildiğim için oldukça gururluyum.” diyor. Melankoliye yabancılaşmış gelecekte bir duygulara tutunma arzusu var genel olarak. Epistomolojik sorgulama adı altında bize bunu gösteriyor. Hafızan senin değilse, kim olursun? Gelecekte artık anılara o kadar uzaklar ve anıların gerçek olup olmadığından o kadar emin değiller ki anılara aşık oluyorlar. Gelecekteki Emily’nin benzin istasyonunda gördüğü bir adamın gözlerine aşık olması gibi. İnsan belleği sonuçta kırılgan ve yanılsama dolu. Mesela ben kendimde oldukça nostaljiye duygulanan, sürekli geçmişi özleyen bir tipim. Ama ona rağmen pek duygulanmadım. Filmin sorunu duygusal bağ kurmak zor. Anlatının düşünsel yoğunluğu duygusal hissi geri planda bırakmış. O kadar çok fikir yükü var ki bu kadar kısa bir süreye hepsinin sığdırılma çabası var ve bu beynini yakıyor insanın. Sürekli geriye alıp gözlerimi kısarak izledim cümleler motor hızında geçip gittiler. Yine de yenilikçiliğini takdir ediyorum. Bağımsız animasyonun nadir örneklerinden biri . Sinema tarihinde gördüğümüz birçok deneysel filmde olduğu gibi kendi çapında özgün bir deneyim tabii ama bana hitap etmedi o kadar.
“Geçmişte yaşamak…” Bölüm ikide daha duygusal bir noktaya kaysa da filmin hâlâ duyguyu yeterince geçirebildiğini zannetmiyorum. Seslendirmeler güzeldi.
Yönetmen tüm masalları biraz daha orijinal hâline yakın ele alıyor. Filmde, dönemin klasik sovyet animasyon tarzını yansıtan, çizgi dışı ve elle çizilmiş bir stil kullanmış. Bildiğimiz kül kedisi masalı işte.
Bir ilk stop motion filmi için gayet iyi. Amcanın sesini de duysak bir bağ kurabilirdik.
Bu da Zeman’ın çıkış filmi. Güzel bir başlangıç. Özellikle ikinci dünya savaşından sonra çıktığını düşünürsek iyimser ve çocukları mutlu etmek amacıyla yapılmış bir noel filmi.
İki iblis, çaresiz tutsakları kaynayan bir kazanın içine atarlar ve sonra onların ruhlarını çağırmaya çalışırlar. Méliès oldukça başarılı bir isim. Fantastik korkunun öncüsü. O yıllarda sinemayı ileri taşımak için her şeyi yapmış. İlgi çekici ve zamanına göre çok güzel dizayn edilmiş.
Çek sinemasının sembolü haline gelen Mr. Prokouk karakterinin başrolde olduğu bir yapım. Savaş sonrası topluma bir motivasyon mesajı olarak okuyabiliriz. Nal gibi bir şans sembolü üzerinden gerçek başarının bireyin çalışkanlığı ve sorumluluğuyla geldiği vurgulanmış. Şansı bir yardım unsuru olarak ele alırken bireysel çabayı merkeze koymuş. Bu mesaj savaşın yaralarını sarmaya çalışan toplumun etik ve moral değerlerini yeniden inşa etmeye yönelik bir çağrı gibi sayılabilir. Geri dönüşüme yönelik teşviğin asıl amacı da bu. Sevimli yani.
Bir çiçek yüzünden iki komşunun yaşadığı kavganın gerçeküstü hikayesi. Savaş karşıtlığına örnek olarak çekilmiş bir film olabilir. “Komşu” isminin seçilme sebebi de komşu olan ülkelerden bahsetmeleri.
Çizim tarzı ve animasyonu güzel. Gözyaşları ile tarlasını sulayan ve rüyalarında marullarına dadanan dev salyangozlar gören bir adam. Hem salyangozların insana rahatsızlık veren bir yapısı var. Güzel kısa film.
İnsanı huzursuz edecek ve loş bir ortam yapmak istemişler. Başarılı.
Dışarıdan sıradan görünen bir yürüyüşün, izleyiciye daha derin bir anlam kazandıran bir olaya dönüşmesi üzerine kurulu. Çizim tarzı basit ama detaylı. Yürüyüş, tıpkı hayatın bir yolculuğu gibi izleyiciye her adımda farklı bir şey gösteriyor. İzlenir bir kısa film.
Truffaut’un erken çalışma projelerinden biri. Siyah-beyaz ve çok az olay var. Bir adam bize çocukken, kendisi ve arkadaşlarının sürekli olarak genç bir çifti sinir ettikleri zamanları anlatıyor. Filmin sonundaysa bu çocukluk anısını adama hatırlatan karanlık bir olay var anlatıcı için çok değerli olan. Antoine and Colette’i tercih ederim.
Tüm insanların bir arada kalması gerek ki hayatta kalsınlar. Ama içlerinden biri kendini diğerlerden üstün görünce hepsi ölüme gidiyor. İnsan sonuçta doğasında bencillik var. Minimalist bir çalışma olmuş.
Basit ve hafif bir animasyon. Suyun yükselmesini yaşlanmanın ve önceki yıllara geri dönememenin (veya filmde olduğu gibi, sular altında kaldıkları için önceki katlara geri dönememenin) bir metaforu olarak yorumluyorum. Ayrıca her kat yükseldikçe küçülüyor çünkü gençken hayatınızdaki şeylerin veya seçimlerin miktarı sonsuz gibi görünüyor ancak büyüdüğünüzde daha sınırlı hâle geliyorlar. Yaşlı adamın hem yanındaki insanlar dünyadan ayrılırken çocukları da ziyarete gelmeyi kesiyorlar. Yalnızlığın depresyona büyük bir etken olduğu ve birçok yaşlının bundan muzdarip olduğu üzücü bir gerçek. Herkes bir gün yaşlılığı tadacak. O yüzden sade ve güzel.
Merak kediyi öldürür. Basit ve kısa ama etkileyici. Böyle içinde korku temaları bulunduran daha çok animasyon olsa keşke. İzlenir.
Film, “Smile-O-Scope” adlı mucizevi bir cihazın tanıtımıyla başlıyor. Zaten o dönem çıkan her film tiyatro gibi gösteri hâlinde sergileniyordu. Cihazı deneyenlerin abartılı yüz ifadeleri ve tepkileri slapstick mizahın ilk örnekleri. 1910’lar başlı başına slapstick ve absürd mizahın yükseldiği bir dönem. Mimik ve jestlerle güldürme çabası. Dönem içinde gayet güzel bir set kuruluşu var. Genellersem beğendim. Tarihsel değeri yüksek bir film. Hem tarihin ilk deneysel komedi filmlerinden hem teknik anlamda değerli.
Kişinin kendi benliğini arama mücadelesi.. Sürekli kendinin farklı versiyonlarıyla karşılaşan bir kadın.. Avangart sinema için oldukça önemli bir isim Deren. Çok tarzım bir yönetmen değil ancak başarılı.
New York'ta bir ofis memuru, işe giderken tren istasyonunun platformunda hayallerindeki kızla karşılaşır. Aniden, kız başka bir trene biner ve gördüğünde, tren kızla birlikte çoktan gitmiştir. Siyah-beyaz, sessiz bir romantik disney animasyonu. Kısa süresinde klişe ama tatlı bir film deneyimi sunuyor.
Film, Otfried Preußler'in "Şeytani Değirmen" adlı kitabına ve kitabın dayandığı Sorb halk masalına dayanıyor. Kağıt kesimi animasyonun filme yakıştığını düşünüyorum. Sanki eski bir kitabın çizimleri canlanmış gibi duruyor. Duygudan çok atmosfer ön planda. Film, 18. yüzyılın başlarında kışın kalacak yeri olmadığı için kötülüğün çırağı olmaya ikna edilen dilenci ve yetim bir çocuk olan Krabat hakkında. Diğer birkaç çocukla birlikte büyücünün değirmeninde köle gibi çalışıyor ve bir yandan da kuzgun ve diğer hayvanlara dönüşebilmeleri için kara büyü öğreniyorlar. Her Noel'de çocuklardan biri ustayla büyülü bir ölüm kalım düellosunda yüzleşmek zorunda ama bu düelloda çocukların hiçbir şansı yok çünkü usta, gizli büyü kitabını kullanmasına izin verilen tek kişi. Küçük bir köyün yakınında yıllık bir ritüel gerçekleştirirken Krabat, bir kızla tanışıyor ve ona aşık oluyor. Her Noel'de arkadaşlarının birbiri ardına usta tarafından çaresizce katledilmesine tanık olan Krabat, yasak kitabı incelemek için geceleri gizlice içeri girmeye başlıyor. Yine bir gece gizlice girdiğinde kitabın son sayfasında şöyle bir ifade görüyor: "Aşk her türlü büyüden daha güçlüdür." Film sadece görsel olarak büyüleyici değil aynı zamanda ürkünç ve melankolik. Zamanında bu filmi izleyen çocukları etkileyecek türden. Film klasik bir halk masalı mı? Evet klasik bir halk masalı. Sevginin gücüyle beslenen açık ve basit bir iyiye karşı kötü hikayesi. İyiler kötüleri yener ve çocukların suratında küçük bir tebessüm ettirir misali. Ama normal çocuk masallarından bir tık daha karanlık. Karel Zeman’ın ilk izlediğim filmi buydu. Daha iyi filmleri var kesinlikle ama bu filmi kötü yapmıyor. Daha çok ortalama diyebilirim film için. Yine de farklı animasyon tarzlarını merak edenler ve sevenler için izlenmeye değer. Animasyonuna bayıldım çünkü.
Film, 1799 yılında geçiyor. Başrol Ichabod, rasyonel düşünceye bağlı, bilimsel yöntemlerle cinayetleri çözmeye çalışan bir müfettiş. Görevi, küçük bir kasaba olan Sleepy Hollow’a gidip burada işlenen bir dizi kafa kesme cinayetinin ardındaki gizemi çözmek. Kasabanın sakinleri, bu cinayetlerin başsız bir süvari tarafından işlendiğine inanıyor. Ichabod ise bilimsel kanıtlar arayarak doğaüstü iddialara meydan okumaya kararlı. Film diğer filmlerinde olduğu gibi o masalsı havasıyla tam bir Burton klasiği. Standart bir korku filmi ama iyi bir dönem filmi. Filmin pek çok noktasında dönemin kültürüne ait ögeler var. İyi bir hikaye anlatmak için de bunlara ihtiyaç var zaten. Minimum efekt kullanmaya özen göstermesi de takdir edilesi. İlgi çekici bir oyuncu kadrosuna ve oldukça başarılı bir atmosfere sahip. Ama bence filmin en büyük çekiciliği hikâyenin klasik gotik korku unsurlarıyla işlenmiş olması. Kasvetli ormanlar, mum ışığında aydınlanan taşra malikâneleri ve sürekli sisle kaplı yollar falan bu da kasabayı ölüler diyarı gibi göstermiş. Orijinal hikayeyi kendi tarzına uyarlamış yönetmen. Birazda içine mizah öğeleri sıkıştırmaya çalışmış her ne kadar bayılmasam da. Maalesef hikâye ilerledikçe olay örgüsü biraz tahmin edilebilir hâle geliyor. Ana gizem merak uyandırsa da filmin finaline yaklaştıkça sürpriz etkisini kaybediyor. Son yarım saat hızla toparlanmaya çalışılmış ve aceleye gelmiş. Bir de kasabalı insanların bunca cinayete verdiği tepkiyi çok hafif buldum. Sanarsın normalde her gün biri ölüyor. Yani azıcık bir şok olun. Hem başsız süvarinin yeteri kadar etkili olduğunu düşünmüyorum çok önemli bir karakter filmde ama baya baya dekor gibi duruyor sahnelerde. Detayları olayların akışına entegre etmekte başarılı olmuş olsa da o kasvetli havası ve gotik simgelerine rağmen ortalama üstü bir film değil şahsen. İzlerken pek etkilemedi beni. “Kötülük pek çok maske takar; hiçbiri erdem maskesi kadar tehlikeli değildir.“
Gerçeküstü bir kâbus. Cehennem gibi bir dünyada diyalogsuz bir film. Bir incil ayeti eşliğinde gaz maskeli başrol kuklamızı 9 kat aşağı indiriyoruz açılışta. Sadece cehenneme değil medeniyetin bilinçaltına bir iniş bu. Başrol kukla da ne yaptığını bilmiyor sadece yapıyor çünkü kendisine görev verilmiş. Mad God hikaye açısından pek tatmin edici değil özellikle görüntü olarak inanılmaz bir deneyim olduğunu düşünürsek. Bu prodüksiyon tasarımı ve katmanlı müzikleri sayesinde ses ve görsel açısından muhteşem bir iş çıkarılmış. Bu görseli ortaya çıkartmak için 35 yıl uğraşıldığını göz önüne alırsak pek şaşırtıcı değil. Film klasik bir lineer hikaye akışı anlatmak istememiş. Anlatıyı direkt terk edip sadece vizyon sunmak istemiş. Bir şey açıklamak istediği yok sadece diyor ki “Bak ve rahatsız ol.” Aslında hatta bence başta belli bir pilot belirlemişler ama sonra bunu terk etmişler. Göstermeye çalıştığı şey ise insanın doğası gereği berbat olduğu. Canlı canlı kesilen, yeniden birleştirilen vücutlar var ama amaç yok. Hepsi sadece deney nesnesi ve et parçası. Ama yaşanan bütün şiddet o kadar normalleşmiş ki şaşıran tek bir insan yok. Çünkü onlar için bu bir rutin. İnsanlar artık kendi cehennemini kurmuş ve içinde yaşamayı normal görüyor. Bu evrendeki tanrıya gelirsek filmin adında olduğu gibi “deli”. Merhametli de değil bilge de sadece yaratmış ve gerisini umursamıyor. Anlatmak istediği eğer bir tanrı varsa ya delirmiştir ya da çoktan vazgeçmiştir. Zaten öldürülmüş olan karakterimizin vücudunda taşıdığı bombaysa en sonda patlıyor ve dünya yok oluyor. Ama bu final değil. Sonrasında yeni bir evren ve yeni canlılar görüyoruz ancak her şey hâlâ aynı şekilde devam ediyor. Aynı acımasızlık, aynı iğrençlik. Yani yeniden doğuştan ziyade sonsuz bir döngü. Ama genel olarak anlam bulabileceğiniz bir hikaye beklemeyin. Sadece bir grubun diğer gruba olan zulmü var ve ne diyalog ne de izlerken kavrayabileyeceğiniz bir hikaye. Filmde kör göze parmak sokmaya çalışan göndermeler de biraz sırıtmış. Görselinin hakkını verecek daha etkili bir hikayesi olsaymış tadından yenmezmiş çünkü hem grotesk hem apokaliptik. Hikayesi yok gibi bir şey evet doğru sadece görsel bir şeyler anlatmak istemiş ama her şeye rağmen ortada çok büyük bir emek ve yaratıcılık var ki bu da takdir edilesi. Yönetmen bu proje için tam olarak ömrünün yarısını adamış. Her insanın gözden çıkarabileceği bir zaman dilimi değil. Bravo. “Eğer bana itaat etmez ve bana düşmanlık edersen, ben de öfke dolu bir kararlılıkla sizinle karşı karşıya kalacağım. Ben kendi adıma, günahlarınızın karşılığında sizi yedi kat cezalandıracağım. Oğullarınızın ve kızlarınızın etini yiyeceksiniz. Tarikat yerlerinizi yok edeceğim, buhurhanelerinizi devireceğim, leşlerinizi cansız putlarınızın üstüne yığacağım. Sizi reddedeceğim. Şehirlerinizi harabeye çevireceğim, mabedlerinizi virane haline getireceğim ve hoş kokularınızı tatmayacağım. Yerleştiğiniz toprakları öyle bir virane bırakacağım ki, böylece düşmanlarınız oraları gördüğünde dehşete düşecek. Sonra sizi uluslar arasında saçacağım ve size karşı kılıcı kınından çekeceğim. Topraklarınız virane bir hâle gelecek, kentleriniz ise harabeye dönüşecek.”
Yakın gelecekte geçen bu, kana bulanmış film, Tokyo polis teşkilatının özelleştirildiği ve bunun suçla mücadelede çok daha acımasız bir yaklaşıma yol açtığı bir dünyayı gösteriyor. Bu yeni adalet anlayışına maruz kalanlar yalnızca sıradan suçlular değil çünkü mühendisler adı verilen yeni bir mutant türü var ve yaralandıklarında garip(baya garip) silahlar üretiyorlar. Çılgın mutant yaratıkların tasarımları yaratıcıydı. Absürt bir gore filmi yapmaya çalışmışlar ve başarılı olmuş. Evet cheesy bir korku filmi ama eğlenceli hiç değilse. Hâliyle oyunculuklar ve efektleri ucuz. En azından film adının hakkını veriyor çünkü adeta kan banyosu. Kesilip biçilen her insandan fıskiye misali kan fışkırıyor. Görsel ve sanatsal olarak çizgi roman gibi o kan korkutucu olmaktan çok komik oluyor ama asıl fikir bu zaten. Polis devleti, medya ve şirketler üzerine bir alternatif okuma barındırıyor lakin film bu mesaj verme işini becerememiş. Tamam belli bir şekilde polis devleti ile medya eleştirisi yapıyor ama çok cıvıtmış belli bir noktada ve anlatmayı becerememiş. O yüzden o eleştiri de arada kaynayıp gidiyor. Bunun yanı sıra kesinlikle bu kadar uzun sürmesi gereksiz. 2 saat sürebilecek hikayesi yok normalde ama bir şekilde uzatmışlar. Temposu iyi diyemeyeceğim yani. Yine de izlediğim en farklı filmlerden biri oldu bu
Film, geçmiş ve günümüz arasında gidip gelen bir anlatıya sahip. Ana karakterlerimiz Kylie ve Tim, çocukken yaşadıkları korkunç olayların travmasını hâlâ üzerlerinde taşıyan iki kardeş. Küçükken, ebeveynlerinin tuhaf ve korkutucu bir şekilde değişmeye başladığını, en sonunda babalarının annelerini öldürdüğünü ve ardından Tim’in babasını vurduğunu öğreniyoruz. Bu olaydan sonra Tim psikiyatri kliniğine yatırılmış, Kylie ise takıntılı bir şekilde olayın sebebini araştırmaya başlamış. Geleneksel korku kalıplarının dışına çıkıyor aslında zaman zaman ki bence aynalar hakkında bir korku filmi olupta başarılı olan nadir filmlerden. Filmde müthiş bir soğukluk ve karamsarlık var. Renk paletinden kaynaklı olsa gerek. İnsanların yaşadıkları olayların üstesinden gelemediğinde neler olduğuna dair bir anlatı sunuyor. Beyinleri onlara yardım etmek için birçok savunma geliştiriyor. İnançları kök salınca da beyin gelişigüzel bilgileri alıp kendini o hikâyeye desteklemeye zorluyor. Kardeşler aynanın yarattığı halüsinasyonlar yüzünden artık gerçekle hayali bile ayırt edemez hâle geliyorlar. Bu da onları hâliyle sıkıntılı bir duruma sokuyor. Kendine güvenemeyen bir insan başkalarına nasıl güvenebilir sonuçta. Zaten izleyici olarak size izleten faktörlerden biri de bu. Ne gerçek, ne değil, ne olmadı, ne olacak? Ama finali biraz tembel kaçmış. Şimdi bu abla figürü tam 10+ yıldır bu aynayı araştırıp alt etme planları yapıyor ama ne ayna için kurduğu mekanizma çalışıyor ne de başka bir planı var. Normalde bu işe kalkışmadan daha bilgi sahibi olması gerekirdi bence. Çünkü siz bile izleyici olarak neden bunu yapmadın neden şunu yapmıyorsun diyebiliyorsunuz. Son olarak film hiçbir soruyu cevaplamadı bu ayna ne ve neden bunu yapıyor gibisinden. Sadece eskisinde kötü olaylar yaşanmıştı alın bakın yine oldu demişler. Oyunculuk açısından çocuklar dahil herkes yeterli. Gözüme kötü bir oyunculuk çarpmadı. Son perde olay örgüsünü yavaşlatmaya çalışırken heyecanı artırmaya çalıştığı için olay örgüsü biraz karışmış ama yine de özgün olmayan bir konuyu doğru ve basit dokunuşlarla ortalama bir film haline getirmişler. Film izlenebilir bir korku filmi. Uğultulu müziklerle kafa ütüleme yok. Sıkışınca mide bulandırıcı görüntülere abanma yok. Senaryo biraz daha detaylı, net olsa çok daha başarılı bir film olabilirmiş. Şu anki durumu da kötü değil.
Toplumun dışına itilmiş bir kadının hikâyesini, hem empatik hem de rahatsız edici şekilde anlatan bir film. Evsiz fahişe Aileen Wuornos'un ironik bir şekilde korunmak için sakladığı silahla kendini öldüreceği sırada başlıyor hikaye ancak kimsenin eline geçmesini istemediği için önce cebinde kalan birkaç dolarla bir içki almaya gidiyor. Bara gittiğinde Selby ile tanışıyor. Selby ona ailesiyle ilgili sorunlarını anlatıyor ve Aileen onun en azından bir miktar arkadaşlığını kabul ediyor ve intihar konusundaki fikrini değiştiriyor. Arkadaşlık karşılıklı hoşlantıya dönüşüyor ve Aileen ile Selby kaçıp bir otele taşınıyor. Film acımasız. Kadın cinayetlerini ve sistematik istismarı da dolaylı bir şekilde eleştiriyor. Wuornos’un öldürdüğü adamlar, toplumun genelinde pek fazla önemsenmeyen erkekler o yüzden polisler bile onun işlediği cinayetleri çok ciddiye almıyor. Sadece kurbanlar önemli hâle geldiğinde sistem onu durdurmaya karar veriyor. Diyaloglar hikayeyi oldukça basit bir şekilde ve çok fazla dikkat çekici dokunuş olmadan takip ediyor. Bu filmin sunduğu hikaye hoşuma gitti ama Aileen Wuornos'un gerçek hikayesiyle benzemiyor hâliyle. Film çaresiz birinin hikâyesini izlemek için izlenebilir ama Aileen hakkında bilgi sahibi olmak isteyenler kesinlikle belgesel izlesinler. Film oldukça romantize edilmiş bu da filmi trajik ve yapay yapıyor. Yan karakterlerin ve hikayenin dengesi de birbiriyle uyuşmuyor. Selby’i çok başarılı bulmadım mesela. Film daha çok bir aşk hikayesi gibi. Filmin gerçek olayı andıran tek kısmı Charlize Theron‘un oyunculuğu. O kadar iyi ki şapka çıkartılır. Mimikleri, hareketleri, bakışları, konuşması Aileen’i tekrardan hayata döndürmüş gibi. Ki filmi sırtlanan da bence kendisiydi kadını bu kadar iyi canlandırmasa film daha düşük olurdu gözümde. Film ise ortalama genel olarak.
Aaron, Abe, Robert ve Phillip boş zamanlarında garajda çalışan mühendis arkadaşlar. Bir proje üzerinde çalışıyorlar ancak hikayeyi Aaron aracılığıyla öğrendiğimiz zaman, zaman yolculuğunun nihai sonucunun basitçe delilik olduğu ortaya çıkıyor. Zaman yolculuğunun gerçekte nelere yol açabileceğinin tüm sonuçları netleşmeye başlıyor. Bu sadece tanrısal güçlerin kusurlu insanların ellerine verildiği fikri değil. Bu kusurlu insanların sürekli olarak kendilerini kâbus gibi bir varoluşun içine hapsetme cazibesine doğru mıknatıs gibi çekildiği kavramı. Nedenlerin mantıksalı. Film bütçesinin avantajını kullanıyor. 7000 dolarlık bir film olduğu için düşük prodüksiyon ve titrek bir kamera kullanımı var. Bu gerçekçi yapılmaya çalışan zaman yolculuğu filmimizin yararına olmuş. Gerçeğe yakın bir zaman yolculuğu filmi yapmaya çalışmışlar. Gerçekçi durduğu kesin ama anlaması imkansıza yakın bir film. Bu kadar anlaşılmaz yapmak için de çok kasmışlar maalesef. Diyalogları çok belirsiz ve sahneden sahneye atlamalar çok fazla. Tamamen karışık sahneler hangisi hangisinin parçası olduğunu bulmak için makale okumak zorunda kalıyorsunuz. Çünkü size hangi zaman diliminde olduklarını veya kimi izlediğiniz hakkında en ufak bir bilgi vermiyorlar. İki ana karakter her geri döndüğünde onların bir kopyası oluyor. O yüzden bu hangi kopya bu hangi zaman dilimi hiçbir şey anlamadan filmi bitiriyorsunuz. Film fazla karışık olduğundan izledikten sonra mutlaka film hakkında açıklama okuyun veya izleyin. Bütçesi ve yapmaya çalıştığı şey güzel ve takdir edilesi ama çok zorlamışlar. Filmde izlenebilir bir zaman akışı yok. İlginç bir deneyim yine de izlenebilir. Bağımsız çekmişler ve bütçesi de oldukça düşük. Çabasına sağlık yönetmenin.
Başkahramanımız Kabakçık, annesinin ölümünden sonra yetimhaneye getirilen, içine kapanık, hassas bir çocuk. Onun gözünden izlediğimiz dünya, hem korkutucu hem de umut verici. Stop-motion animasyonun sıcak ama kırılgan dokunuşuyla işlenmiş bir çocukluk hikâyesi… Filmin en dikkat çekici yönlerinden biri görsel tasarımı. Stop-motion’un pürüzlülüğü karakterlerin masumiyetini ve kırılganlığını hissettirmeye yardımcı olmuş. Karakterlerin büyük gözleri ve basit yüz hatları, onların iç dünyasındaki yalnızlığı ve kaybolmuşluğu daha fazla yansıtıyor. Karakterler gerçekçi bir şekilde yazılmış. Hiçbir çocuk mükemmel değil ama her biri sevgi arayışı içinde. Bir diğer hoşuma giden yönü filmin yetim çocukları duygu sömürüsü yapmadan anlatmaya çalışması oldu. Çocuklar birbirlerine destek olup iyileştirmeye çalışıyorlar. Bu vıcık vıcık bir iyimserlik değil de daha insancıl işlenmiş hem. Filmde bazen yeterince bağ kuramamızın sebebi biraz kısa oluşu. O yüzden olayların çoğu sonuca hızlı ulaşıyor. Çocuklar bazen biraz gereğinden fazla “yetişkin” gibi konuşuyor. Kurguda da bir tık “Küçük prens romantizmi” var. Küçük prensi severim ama dediğimi anlamışsınızdır. Karakterlerin geçmişleri ve travmaları biraz daha derin işlenebilirdi. Bazıları çok hızlı anlatıldığı için tam olarak duygusal bağ kuramadım. Ben izlerken pek duygulanmadım yine de iç burkucu bir iş ortaya koyulmuş. Beni en çok karda yere düşen çocuğun üzerini temizleyen anneye imrenerek bakan yurt sakinlerinin “Belki de annesi değildir” tesellisi etkiledi. Filmin geneli ise beni çok etkilediğini söyleyemesem de çocuklar üzerinden göçmenlik, sınıfsallık ve ebeveynlik gibi temalara ajitasyon yapmadan gerçekçi bir şekilde değinmesini sevdim. Yurttaki çocukların her birinin travmalarına dikkat çekilmesi, en kaba gözüken çocuğun bile özünde ne kadar kırılgan ve zayıf olduğu başarılı bir şekilde verilmiş. Çocukların masumiyeti çok güzel verilmiş seyirciye. Film kısa ve tatlı tabii biraz da duygusal. Ortalama. İzlenebilir. Stop motion olması benim için bir artıydı. - Simon, annesinden gelen mektubu elinde tutuyor. Onu gören arkadaşı ise “Ver, ben açayım.” diyor ve zarfın içinden mp3 çalar çıktığını söylüyor heyecanla. O yaştaki bir çocuğun buna sevinmesi gerekirken Simon’un tek tepkisi “Mektup var mı?” oluyor çünkü annesinden bir ses bir nefes duymak istiyor.
Filmin merkezinde, ailesini trajik bir kazada kaybeden, travmalarıyla baş etmeye çalışan Kat adlı asi bir genç var. Yıllar sonra katolik okula yerleştirilen Kat, kendini tamamen dünyaya kapatmış, öfke dolu ve yalnız bir karakter. Ancak kısa sürede Wendell ve Wild adında iki şeytanla yolları kesişiyor. Tabii ki filmin asıl çekiciliği Selick'in görsel yönetmenliği olmuş. Selick her zamanki gibi karakterlerine önem vermiş ve hem onları hem evrenlerini sıradışı şekilde yaratmış. Bu da bizim onun karakter tasarımındaki ustalığını takdir etmemizi sağlıyor. Wendell ve Wild karakter olarak aslında filmde zar zor yer alıyorlar ve minimum düzeyde motivasyonları var. Filmdeki aceleye getirilmiş, sığ karakter gelişimleri göz önüne alındığında ne yazık ki ilgi çekici değil. Bunun nedeni yazarların etkisiz eleman çok sayıda başka karaktere ve hikaye akışına yer verme ihtiyacı hissetmesi. Kat'in bir sahnede basitçe geçiştirilen bir "travmasının üstesinden gelme" hikayesi var ve neredeyse hiçlikten ortaya çıkan sihirli güçlere sahip? Hem Kat'in genel olarak önemli veya önemsiz tüm arkadaşlarına fazla zaman veriliyor ve bazı sahneler, hikayeye çok az etkisi olacak veya hiç etkisi olmayacak şekilde onları vurgulamaya çalışıyor. Devam edebilirim ama son olarak çok fazla düşman karakterin olduğunu ve onlara odaklanacak yeterli zaman olmadığı için hayal kırıklığı yaratacak kadar basit ve karikatürize olduklarını ve izlemesi sıkıcı tiplemeler yarattıklarını söyleyebilirim. Filmin sonu da ne yazık ki hayal kırıklığı yaratıyor. Yönetmenin izlediğim en zayıf filmi. Yine de kötü değil.
Grinch, Whoville kasabasının neşeli yılbaşı ruhundan nefret eden, yalnız bir karakter. Yılbaşı geldiğinde, bu neşeyi çalmak için kasabaya sinsice girip herkesin hediyelerini ve süslerini çalmaya karar veriyor. Hikayeyi zaten hepiniz biliyorsunuz ve film, ayrıntıları çok fazla modernleştirmeden veya yapıyı büyük ölçüde değiştirmeden akıllıca temellere sadık kalkmış. Renk paleti çok canlı ve güzeldi stüdyo sağ olsun. O hoşuma gitti. Bu versiyondaki Grinch önceki uyarlamalara kıyasla daha az sinirli daha az ürkütücü bir karakter olmuş. Kötü kalpli biri olmaktan çok yalnız ve hüzünlü bir figür gibi resmedilmiş. Çocuk izleyiciler için daha ulaşılabilir bir karakter yaratmak için yaptılar büyük ihtimalle. Bir diğer konu burada hem Cindy karakterine daha çok kişilik verilmiş olması. Kendisi bu versiyonda çok daha aktif. Bu küçük ama önemli bir değişiklik. Mizah yönünden eğlendiren ve keyifli vakit geçirten bir film olmuş. “The Grinch", Grinch'in hikayesini yeniden yaratmıyor veya orijinal TV versiyonunun kabaca çizilmiş hâlinin çok da üstüne çıkmıyor. Orijinali de güzel tabii ama bu film de abartıldığı kadar kötü değil. Sıradan ve keyifli bir animasyon filmi.
Stop-motion benim için tam anlamıyla sanat. Bu tip yapımlarda büyük emek verilen sanat eserleri. O yüzden bu tarz filmlere hep daha ılımlı yaklaşıyorum. Animasyon filmleri sinemaseverler tarafından genellikle küçümseniyor veya göz ardı ediliyor ama ben animasyonların sinema için çok büyük bir lütuf olduğunu düşünüyorum. Üç farklı yönetmen ve üç farklı hikayemiz var. Hepsi stop motion animasyon konusunda tecrübeli insanlar o yüzden göz doyuruculuğu açısından bir sıkıntısı yok. Evleri uğruna tükenen üç farklı karakter ve üç farklı hikaye var. İçinde bulunduğumuz evlerin, yuva olarak adlandırdığımız taşların, kiremitlerin, fayansların, bizi tamamladığını düşündüğümüz ve sahip olmak için büyük istek duyduğumuz mobilyaların aslında bizlere sahip olma durumu. Bizi esareti altına alması ve neredeyse var olma amacımızın bu evlere sahip çıkmak olması hakkında. Üç hikayede de içinde bulundukları durumun vehametinin farkında olmayan, olayları baştan çözecek imkanları varken savsaklayan ve sonunda bencillikleri ve evleri arasında boğulup biten karakterler bulunmakta. Üç öyküde de bu bina için tüm enerjilerini harcayan ve gerçeklikten uzaklaşan bireyler var. İşin daha ilginci bu üç hikayedeki ev aynı ev sadece farklı dönemlerde geçiyor. Evin olduğu yerde durduğunu hissedebiliyorsunuz ama evrenin ve karakterlerin değiştiğini de fark ediyorsunuz. Bu durumda ana karakter “ev” oluyor. İlk hikayeyle başlayalım ki üçü arasından favorim. Filmin ilk hikâyesi, 19. yüzyılda geçen, gotik ve masalsı ama rahatsız edici bir korku hikâyesi. Maddi sıkıntılar yaşayan bir aile gizemli bir mimarın sunduğu fırsatı değerlendirerek büyük ve lüks bir eve taşınıyor.Ama evin duvarları arasına girdiklerinde binanın yaşayan bir varlık gibi davrandığını ve onları esir almaya başladığını fark ediyorlar. En sondaysa evin bir eşyası haline geliyorlar. Çocukların ön planda olduğu, karanlığı ve renk paletiyle çok gerici bir atmosfere sahipti. İlgimi çeken noktalardan biri de ilk hikayedeki büyük kızın oyuncak evinin aynısı inşa edildi hikayede. Çocukluktan itibaren dört duvara olan bağlılığımız inşa ediliyor gibisinden bir sinyal. İkinci hikaye modern zamanlarda bir emlakçının güzel bir eve yatırım yapmasını ve bu evin giderek tuhaflaşmasını anlatıyor. Ev yeni alıcılara sunulmak için yeniden dekore ediliyor ancak beklenmedik şekilde istenmeyen misafirler tarafından ele geçiriliyor. İstenmeyen misafirler “mother!” filmindeki minvalde rahatsız edici. Aynı zamanda kafkaesk bir öykü bu o yüzden evi işgal eden haşaratlardan kurtulmaya çalışırken kendi haşarata dönüşen bir fare var ortada. Her yerin böceklerle dolu olması rahatsız etmedi değil. Bölüm kötü değil ancak ilk hikâyeye kıyasla daha az etkileyici ve temposu daha durağan. Son hikâye gelecekte su baskınlarıyla harap olmuş bir dünyada geçiyor. Ana karakterimiz yaşadığı harap olmuş evi bir pansiyona dönüştürmeye çalışan bir kedi. Ama bu süreçte yaşadığı yerin artık yaşanamaz hâle geldiğini ve gitmesi gerektiğini fark ediyor. Bu bölüm yine karamsar bir başlangıca sahip olsa da farklılık olarak finali umut dolu sahnelerle bezenmiş. Genel olarak diğer iki hikâyeye kıyasla daha az karanlık bir atmosfere sahip ancak bazı sahneler biraz fazla uzun tutulmuş. Üçüncü öykü yine de filmin derdini en açık anlatan bölüm aynı zamanda post-apokaliptik ve mutlu sonlu. Yine de ben en çok ilk hikayeyi en az son hikayeyi beğendim. Film ilerledikçe hem hikayeler daha az ilgi çekici oluyor hem tempo azalıyor. Korku türünde stop motion çekebilmek her yiğidin harcı değil o yüzden öncelikle bravo. Müzikleri çok iyi ki besteci Gustavo amcaymış zaten. Görsel olarak çok güzel. Korku teması, işleniş tarzı güzel. Her hikaye az veya çok ilgi çekici. Kesinlikle izlenir. “Gün ışığı giriyor bir pencere camından, yine yalnız olduğumu vurguluyor. Sevginin ve hayatın karışabildiği yerdir ev. Bu ev sadece dev bir tuğla yığını. Yık bu evi. Başka bir şey inşa et. Kendin olabileceğin bir yer. Hayatını verip de yok oluşunu izlediğin bu yeri yık. Ev ve yuva arasındaki fark nedir? Yuva, asla yalnız hissetmediğin yerdir. Ev ise, sadece bir tuğl
12 yaşındaki genç Gru’nun kötü adam olma yolundaki ilk adımlarını anlatıyor. Ortaya koyulmuş yeni bir şey yok. Filmin mizah yönü diğer filmlerine göre biraz zayıf. Küçük patron'un yani Gru’nun nasıl büyük patron olduğunu, yancısı Nefario ve minyonları nasıl bulduğunu öğrendiğimiz bir animasyon. Renk paleti çok canlı çok güzeldi. Seslendirmeler yine çok başarılı. Minyonlar çok tatlı yaratıklar onları gördükçe mutlu oluyorum. İzlenip gülünüp geçilmelik ortalama tatlı bir animasyon.
Ransom Riggs’in aynı adlı romanından uyarlanan film, yetenekleriyle “özel” çocukların yaşadığı gizemli bir yetimhane, zaman döngüleri ve doğaüstü bir tehditle çevrili bir dünyayı anlatıyor. Kâğıt üzerinde, Burton’ın dünyasına mükemmel şekilde oturabilecek bir konu olsa da ortaya çıkan şey hem stüdyo tarzında fazla uyarlanmış hem de ruhunu kaybetmiş bir iş olmuş. Sıradan bir fantastik film olmuş. Miss Peregrine’in yaşadığı ev ve çocukların yetenekleri görsel açıdan başarılı. Kostümler, mekan tasarımları ve yaratık tasarımları özenli. Ancak filmin genelinde o karanlık ton pek hissedilmiyor. Normalde zaman döngüleri, tuhaf çocukların arka plan hikâyeleri ve gizemli olayların birbirine sıkı sıkıya bağlı olması gerekiyor. Filmde ise bu derinlik büyük ölçüde kaybolmuş. Eva Green, karizmatik bir performans sergilemiş ama karakterin yeterince derinleşmemesi nedeniyle tam anlamıyla etkileyici olamamış. Jackson’ın canlandırdığı büyük kötü adam Barron tam anlamıyla karikatürize bir kötü figür olmuş. Karakterin motivasyonu yeterince güçlü işlenmiyor ve tehdit edici bir kötü adam hissi yaratamıyor. Bence rahatlıkla güzel bir franchise yapılabilirmiş tek film çekerek bu fırsatı kaçırmışlar. Hem kitabın seri olduğunu düşünürsek güzel bir uyarlama olurdu. Açıkçası masalsılığıyla film güzel hissiyatlar verse de o korkuyu ve karanlığı verememiş. Üstelik Burton normalde karanlık ve gotik atmosfer için çok iyi bir seçenek olmasına rağmen. Dokunuşlarını hissedemedim. Savaş kurbanı çocukların bir döngünün içinde yer almaları ve bu sayede birbirlerinden kopmamaları hatta trajik olan ölümlerini neredeyse hatırlamıyor olmaları fikri güzel. Döngüden çoğu filmde olduğu gibi çıkmıyorlar onun yerine döngüye devam ediyorlar. Bu da farklı. Ana konusu ilgi çekici o yüzden kötü diyemem filme de. Yine de bir kitaptan uyarlanmış olmasına rağmen pek derinliği yok. Konu oldukça üstünkörü işlenmiş. Ellerinde çok karakter var ama arkalarında içerik yok. Ancak yine de standart bir fantastik film. İzlenebilir.
Meg yakın zamanda boşanmış birisi ve eski eşi onlar için bir ev tutuyor. Bu evde birde zor durumlar için bir panik odası bulunmakta. Evdeki ilk gecelerinde, panik odasında bırakılan önceki sahibinden bir şeyi almak isteyen üç suçlu tarafından saldırıya uğruyorlar ancak oraya ilk önce yalnızca Meg ve kızı ulaşıyor. Ne kötü ne iyi diyebileceğim türden bir film. Tek mekan sayılabilecek filmler içinde değerlendirildiğinde tempoyu diri tutmasını açısından başarılı bulduğum fakat senaryoya gelince hırsızlardan birinin aşırı iyilik abidesine dönüşmesinin çok ani ve saçma olduğunu düşünüyorum. Karakterler sıkça klasik gerilim klişelerine başvuruyor ve hikâyenin belli anlarında izleyiciye “bunu daha önce izlemiştik” hissi veriyor. Soygun filmi olduğu için doğal olarak gerilimi işkence/can yakma yerine kapalı bir mekanda kısılı kalmak üzerine veriyor. Etkili ama çabuk unutulur bir gerilim. Hırsızların karakterleri bir yana mantık hataları olan, senaryo akışı öngörülebilir bir film yine de Fincher’in en kötüsü değil ve izlenir.
Hoşnutsuz televizyon muhabiri Bruce, hayatının en kötü gününde tanrıya öfkelenir ve ona isyan eder. Buna tanrı, insan formunda görünerek karşılık verir ve Bruce'a ilahi güçler vererek onu kısa bir süreliğine tanrı olmak gibi büyük bir işi üstlenmeye zorlar. Jim Carrey’in çoğu komedi filmi gibi bir film. Jim’in yine aşırı ekstra mimik şovu, garip hareketler, beklenen sahne akışı… Her şeye rağmen eğlenceli bir yönü var ve izleniyor. 2000’lerin başında çıkan çoğu komedi bu tarza yakın zaten. Bu arada Morgan Freeman tanrı rolünde hiç sırıtmamış. Ben şahsen izlenmeyecek kadar kötü demem. Çerezlik ortalama bir gündüz kuşağı filmi. “Çorbanı ikiye bölmen mucize değil Bruce. Bu bir sihir numarası. İki işte çalışan ve hâlâ çocuğunu futbol antrenmanına götürecek zamanı bulan bekar bir anne, bu bir mucizedir. Uyuşturucuya "hayır", eğitime "evet" diyebilen mücadeleci bir genç bu bir mucizedir. İnsanlar onlar için her şeyi yapmamı istiyor ama farkına varmadıkları şey, güce sahip olduklarıdır. Bir mucize mi görmek istiyorsun evlat? Mucizenin kendisi ol.”
Karışık bir grup suçlu, güçlü bir iş adamının kızı olan çocuk balerin Abigail'i kaçırır. Ekip, milyonlarca dolara ulaştığını düşünse de Abigail'in onlara bir sürprizi vardır. Filmi sinemada izledim ve daha önce ne bir fragman gördüm ne de konusunu okudum. Bu yüzden izlerken başlarda gerilim ve suç karışımı bir şey izleyeceğimi düşünmüştüm. Filmin başları bana öyle düşündürttü. Ekipten birinin babasına çalıştığını düşünmüştüm ama her şey çok farklı bir yöne kaydı🤥 Vampir temalı olduğu aklımın ucundan geçmemişti. Film anında komedi ve gerilim karışımı bir film oldu. B-movie türüne yakın bir film. Seksenlerin kutsal vampir filmlerini andırıyor biraz. Çocuk oyuncunun oyunculuğu daima önemlidir ve bu çocuk iyi oynamış. Kötü oynasa filmi çok aşağı çekerdi. Yılın keyifli, kanlı, vahşetli filmlerinden. Tamamen çerezlik, eğlenceli bir film. Sinema salonundaki tek kişi ben olduğum için daha keyifli geldi.
Bir çift Arjantin'e seyahat eder ama zaman geçtikçe her iki adam da hayatlarının zıt yönlere doğru sürüklendiğini fark eder. Eh. Beklentiyi karşılamadı. Wong Kar-wai güzel kamera kullanan bir yönetmen olduğu için görsel olarak güzel, renk paleti hoş ama daha fazlası değil. Bu puanı da sadece soundtrack ve sinematografiye veriyorum. Finalde happy together çalmaları sağ olsun(efsane bir şarkı). Ne senaryo öyle aman aman ne de diyaloglar. Sahneler birbirinden fazlasıyla kopuk ve çok tekrara düşüyor. Karakterlerin arasındaki ilişkide gram romantik değil ve çok toksik. Yaptıkları tek şey tartışmak. Ayrıldıkları için hiç üzüntü duymadım. Tam aksine ayrıldıkları için mutlu oldum. Olması gereken buydu zaten. Evet karakterler bu toksik ilişkiye bağımlılar. Ne kadar yoluna koyamasalar da bir tutku var aralarında bunu da tango sahnesiyle izliyoruz. Yönetmenin tarzı sanırım diyalogla değil de görselle bir şeyler anlatmak. “Atmosfer” filmi. Temposuz. Bir şey hissederseniz hissedersiniz. O yüzden film boyunca hiçbir duygu hissetmedim. Bana geçmedi. İnsanların bu filme niye “kahrolduğunu” da anlayamadım. Belki aşk filminden ziyade iki insanın sürekli birbirine zarar verip yıpratması ama çıkış yolu bulamaması üzerinden bir bağ kurmuşlardır. Yine de yönetmenin çekim tarzına saygı duyduğumdan biraz yüksek veriyorum🙏🏻 Bana hitap eden bir sinema dili yok maalesef sadece “estetik” için bir film izlemek isterseniz zevk alınabilir. İzleseniz de izlemeseniz de bir şey değişmez hayatınızda bence.
En son 4 yıl önce izlemiştim bugün halamla birlikte tekrar izlemiş bulundum. Halam filmi çok beğendi. Ben yine ortalama buldum ama kesinlikle izlenmek için bir şans verilmeli. Baba intihar edince bütün ailenin sorumluluğu ailenin büyük oğlu Gilbert’a kalıyor. Genç yaşta engelli kardeşi ve obez annesiyle ilgilenmekten yükümlü olması da onun için büyük bir stres tabii. Hâliyle her işi bir arada yürütmeye çalışırken aksattığı sorumlulukları oluyor. Bunlar içinse kendini suçluyor. Film ailenin sorumluluklarının bireysel özgürlüğü nasıl ezdiğini ve bir insanın “kendini feda etme” noktasında neler kaybedebileceğini anlatıyor. Gilbert, hayatı boyunca kaçmak istemiş ama buna cesaret edememiş birisi. Her gün aynı kasabada, aynı insanlarla ve aynı sıkıcı işlerle uğraşırken dışarıdan gelen Becky onun için yeni bir hayatın başlangıcı. Bir nevi onun için bir kaçış yolu. Film boyunca Gilbert’in iç çatışmasını izliyoruz. Ailesine sadık mı kalmalı yoksa bu kasabadan kaçıp kendini mi kurtarmalı? Açıkçası şu evli kadınla olan ilişkisinin hikayeye ne gibi bir katkısı vardı anlamadım. Finali beni etkiledi. Güzeldi. Evi yakmaları, bir tür geçmişi arkada bırakma ritüeli ve hafiften duygusal. Çok basit bir konu ve film ama izletiyor. Oyunculukları da başarılıydı. Dramı pek sıradışı değildi ama izlenir.
Film, sekiz arkadaşın bir akşam yemeği için bir araya gelmesiyle başlıyor. Aynı gece, gökyüzünde Miller Kuyruklu Yıldızının geçiş yapacağı duyuruluyor. Başlangıçta herkes için sıradan bir akşam gibi görünse de, ışıkların kesilmesi, telefon ekranlarının kırılması ve evin dışındaki garip olaylar ile işler karmaşıklaşmaya başlıyor. Filmin bütçesinin aşırı düşük olduğunu ve tek mekanda geçtiğini düşünürsek yine bile iyi bir iş ortaya koyulmuş. Bütçe olmadan da yaratıcı bir film çekilebileceğinin güzel bir örneği. Oyunculukların doğaçlama olması da güzel bir detay. Elde tutulan kamera çalışması izleyiciyi hikayenin dışına çıkarmak için gibi görünse de doğaçlamaya daha fazla yer açmanın başka bir yolu. Çoğu kişi kamera kullanımını beğenmemiş ama bence filmin tarzına uymuş. Takip etmesi biraz zor bir hikaye akışı olsa da kıyısından köşesinden anlaşılabilen türden. Aslında kim kimdi, hangi gerçeklikten gelmişlerdi, doğru evlerdeler miydi? Paralel evren böyle bir olay zaten o yüzden bu şekilde ilerlemesi mantıklı. Tüm bunlara rağmen film hafif tedirgin bir atmosfer yaratmayı başarıyor. Her ne kadar sonu aceleye getirilip oraya atılmış gibi görünse de filmin genel tonuna uymuş ve onu değiştirmemiş. Filmin hafif tedirgin hissettirmesinin sebeplerinden biri insanın kendisiyle karşılaşması düşüncesi. Aynı Primer’da olduğu gibi. Önce insanın kendi zaaflarını gözden geçirmesi lazım. Ben asla kendimi öldürmezdim dese bile bir insanın bilinci yaşam koşullarına göre şekillendiği için bu ihtimale sıfır denilemez. Ancak karakterlerin sahip olduğu gerginlik filmin başından beri mevcut onun sebebini anlamadım. Daha olaylar bile başlamamışken bir gerginlik var hepsinin üzerinde. Birisi kapıyı tıklatınca kapı deliğinden bakmak yerine direkt ellerine bir beyzbol sopası alıyorlar mesela. Niye? Düşük bütçe ama büyük bir fikir. Tek mekan bilim kurgu izlemek isteyenlere önerilir. “Evet, farklı bir gerçeklikteyiz çünkü benim geldiğim gerçeklikte en yakın arkadaşım karımla yatmadı.“ “Hugh ne dediğimi anlamıyor musun? Bunların hepsi bu gece başladı ve eğer milyonlarca farklı gerçeklik varsa bunların her birinde karınla yattım.“
Eh işte. Film zaten ilgimi çeken, uzun zamandır izlemek istediğim bir filmdi. Film sürreal bir yolculuk ve size sürekli “Ne olacak acaba?“ dedirtiyor. Film o kadar ilginç ilerledi ki daha farklı şeyler beklemiştim. Çoğu şey açıklanmadan bırakıldı. O beni biraz hayal kırıklığına uğrattı. Film birçok şeyi açıklamadan havada bırakıyor. Cevapsız kalakalıyorsunuz. Andrew Garfield’ın performansını sevdim. Karaktere iyi uyum sağlamış. Karakterimiz ortadaki gizemi ve “seri köpek katili“ olayını araştırmak istiyor. Sonra film kendi komplo teorileri ve anlatım tutarsızlıkları nedeniyle biraz dağılmaya başlıyor. Filmin altında bir fikir var. Eğer her şeyin daha derin bir anlamı varsa o zaman hiçbir şey bizim ona atfettiğimiz anlama sahip değildir. Medya ve sanatın yalnızca gizli mesajların iletildiği kanallar olması hâlinde hiçbir anlamı yoktur. Cesaret kırıcı olan komplolarla dolu bir dünyanın gizli gerçeği değil, inandığınız her şeyin yalan olduğunun farkına varmanızdır. Hoşuma giden şeyse kendine has bir havası var filmin. Büyük ihtimalle Amerikan komplo edebiyatından birşeyler okunursa daha anlamlı hâle gelecek bir film. Film baştan sona popüler kültüre göndermeler, şifreler ve gizli mesajlarla dolu. Plak kapaklarının içine saklanmış mesajlar, duvar yazıları, çizgi romanlar… Bunların hepsi, filmin ana temasıyla bağlantılı: Dünyayı kontrol eden gizli güçler var mı? Ünlüler, şirketler, sanatçılar gerçekten sandığımız gibi mi? Pynchonvari bir anlatısı var. Komplolara inanma, arka plandaki büyük resmi görme ve inandıklarının, pop kültürün içindekilerin Kurt Cobainin gitarıyla parçalamanması, kaybolan sevdiğin kadının ardındaki esrarı çözmek ve en sonunda da hayatın içine karışmak. Los angeles, fever dream, hollywood ve sanatın yönetiliyor oluşu.. Bunları sinemada ilk kez görüyor değiliz. Film, 1940’ların klasik noir filmlerinin (özellikle The Big Sleep ve Chinatown) ve David Lynch’in kabus gibi Los Angeles portrelerinin modern bir yorumu gibi fakat sıradan bir dedektif hikâyesi değil. Sam’in etrafında gelişen olaylar gerçek mi yoksa sadece bir deliliğin yansıması mı? Bunu hiçbir zaman tam olarak bilemiyoruz. Görmekten rahatsız olduğum konular değil zaten ama fazla metaforun içinde boğulmuş film. Gereksiz yere yoruyor seyirciyi kapısı bir yere çıkmadığı hâlde. Filmin en büyük sorunu, çok fazla şey anlatmaya çalışıp hiçbirini tam anlamıyla çözememesi. Hikâye Sam’in Sarah’yı bulmaya çalışmasıyla başlasa da olaylar geliştikçe her şey dağınık bir hale geliyor. Komplo teorileri, şifreler, Hollywood’un karanlık yüzü, modern toplumun boşluğu gibi pek çok tema bir araya geliyor ama bunların çoğu havada kalıyor. Pynchon etkisi var o yüzden havada bırakılması da bir nebze anlama kavuşuyor gerçi. Özellikle ikinci yarıda film, uzatılmış bir bilinç akışına dönüşüyor ve izleyiciye gereğinden fazla cevapsız soru atılıyor. Popüler kültür, sinema tarihi, özellikle gizem filmleri ve 90'larla arası iyi olanların sevebileceği türden. İnsanlığın geldiği noktanın hem anlamsızlığın hem metafiziksel yoksunluğun zirvesi olması. Bunlardan sebep gizeme, bilinmeyene tutunacak bir dal bulunmasıyla buna hastalık derecesinde sarılma (komplo teorileriyle kafayı bozma) gibi bir temel üzerinden ilerliyor film. Daha açıklayıcı bir son olabilirdi. Yine de kötü film değil. Bir şans verilir. “Ah, şu haline bir bak! Umduğunuz, parçası olmayı hayal ettiğiniz her şey birer uydurmadır. Sanatınız, yazılarınız, kültürünüz diğer insanların hırslarının kabuğudur; sizin asla anlayamayacağınızın ötesindeki hırsların.“
Bu kez hikâyemiz, Stab 3 adlı Scream serisinden ilhamla çekilen filmin setinde geçiyor. Serinin önceki filmlerinin kurgusal bir versiyonunun Hollywood’da çekildiğini görmek, filmin meta unsurlarını daha da güçlendiren bir detay. Çekimler devam ederken, Ghostface yeniden ortaya çıkıyor ve filmde rol alan oyuncuları birer birer öldürmeye başlıyor. En düşük puanlı scream filmi olmasını anlamlandıramadım. Scream serisi zaten bence genel olarak çok iyi bir seri değil. Ben şahsen abartıldığı kadar iyi olduğunu düşünmüyorum. Bu 3. filmin yine de ilk filmden sonraki en katlanılabilir scream filmi olduğunu düşünüyorum. İlk iki Scream filmi, korku türüne getirdiği meta eleştirilerle öne çıkıyordu. Scream 3 ise Hollywood’un iç yüzüne dair bir hiciv sunarak farklı bir yön izlemeye çalışıyor. Kadın oyuncuların sektör içinde nasıl kullanıldığını, yozlaşmış yapımcıları ve perde arkasındaki karanlık sırlardan bahsediyor. Film setinde geçmesini mekan seçimi olarak iyi buldum. Bir iki yan karakter de eğlenceliydi. Hatta bence izlemesi en eğlenceli olan scream filmi bu olabilir. Scream daha çok komedi-gerilim türünde bana göre. Oyunculuklar ve diyaloglarda kötü değildi. 5. ve 6. film gibi felakat filmleri düşününce özellikle. Katilin sesini istediği kişiye değiştirmesi farklı bir olaydı, sevdim. Filmin sonu serinin önceki iki filmine kıyasla daha az tatmin edici ve daha az akılda kalıcıydı yalan yok. Katilin tek kişi olmasına rağmen bu kadar kişiyi öldürebilmeye yetişebilmesi olayı saçma tabii ama scream’in hiçbir filminde aranacak bir mantık yok zaten. Mantık hatalarıyla dolu normalde de. Bence scream zaten eğlencesine izlenilmelik çerezlik bir film serisi. Katil kim diye tahmin etmesi güzel oluyor. İlk 4 filmin hepsi izlenebilir diye düşünüyorum. “Deja voodoo.“
II. Dünya Savaşı sırasında, bir Nazi subayının oğlu olan Bruno’nun, bir toplama kampında yaşayan Yahudi çocuk Shmuel ile kurduğu dostluğu anlatan bir drama. Soykırım hakkında yapılmış sayısız filmden biri. Evet klişe, evet bir yönden tahmin edilebilir ama insan çocukların saflığına, arkadaşlığına kalbi burulmadan edemiyor. 2. dünya savaşını çocukların gözünden izlemek hatta direkt savaşı çocukların gözünden görmek bana göre her zaman daha çarpıcıdır. O yüzden duygulanmadım desem yalan olur. Kitabı da filmi de her izleyen veya okuyan insanın anlayabileceği bir yalınlığa sahip. Masumiyet ve saflığın, kötülük ve zulme karşı kaybedişini net bir şekilde görüyorsunuz. Ben açıkçası zaten insanların bu soykırım üzerinden yapılan belgesel, kitap, film, dizi gibi birçok medya tükettiğini o yüzden savaşı bir nazi subayının çocuğunun üzerinden görmenin de farklı ve ilginç bir deneyim olduğunu düşünüyorum. Yani bu filmi belgesel veya tarihsel bilgi edinmek amacıyla izlediğini düşünmüyorum kimsenin. Gereksiz bir duyar kasılmış bu açıdan. Bence de fazla basit ve dramatik bir anlatı var, gerçek trajediden uzak ancak savaşı çocukların bakış açısından görmek güzeldi. Film size iki çocuğa da empati kurdurtuyor. Hem de hiç savaş, silah, bomba kullanmadan. Eğer izleyecekseniz tarihi gerçeklik açısından yüzeysel olduğunu bilerek izlemeniz gerek. Aslında gidişattan sonunun kötü biteceği anlaşılıyor ama yine de bilsem bile ilk izlediğimde çok ağlamıştım. İçim gitmişti. Filmin gözyaşı sağmaya çalıştığı bir gerçek evet ama maalesef ben de başarılı olmuştu. İzlenebilir. Beklentiye girmeyin sadece.
2010 yapımı ilk filmin büyük başarısının ardından gelen bir devam filmi. İlk film beraber büyüyen bir dostluk, ön yargıların yıkılması ve kendini bulma hikâyesini anlatırken çok güçlü bir anlatıya sahipti lakin ikinci film bu duygusal derinliği yeterince koruyamıyor ve ağırlıklı olarak görselliğe ve aksiyona yöneliyor. İlk filmin aksine heyecanla izlemedim. Filmin en büyük artılarından biri DreamWorks’ün animasyon teknolojisini en üst düzeye çıkarmış olması. Dişsiz'in hareketlerine yine güldük ettik. Çok sevimli bir karakter. Ama senaryo biraz fazla havada kalmış bu sefer. Önemli konuları kısa keselim demişler. Bir kötü dev ejderha, bu sefer onu kontrol eden bir insan vardı o kadar. İlk filme kıyasla oldukça sıkıcıydı hiç bitmiyormuş gibi hissettirdi. Bu filmde yapılan şakalar ve diyaloglar çok bayattı ayrıca. İlk filmde dişsizle tanışıp arkadaşlık kurması çok daha ilgi çekiciydi. Babasıyla olan bağı da öyle. Bu film full aile bağı üzerinden gitmeye çalışmışlar ama seyirciye o bağı geçirmekte başarılı olamamışlar. Özellikle anne figürü heykel gibi öylesine koyulmuştu sanki. İlkini büyük keyifle izlemiştim. Bu filmde “heyecanla” ne olacak acaba dediğim bir olay olmadı. Savaşları da uzatılmış ve sıkıcıydı. Her ne kadar sevmeyi istesem de yapamadım. Ha kötü mü değil ancak ilk filmin sonrasında izlenince hayal kırıklığı. Ailenin birleşmesi çok zorlama bir sahneydi. Kötü adam da çok zorlama. Sebepleriyse çok gülünçtü. Yine de üçüncü film bundan iyi olur diye düşünüyorum ve umudumu kesmiyorum.
“Kanka şaka yaptık umarım alınmadın?” Çerezlik bir filmdi. Artık hiçbir şeye karşı heyecan duymayan çok zengin bir insanın gerçek hayatta oynaması için bir “oyun“ hediye ediliyor. Hayattan kopmuş kendini çalışmaya ve para kazanmaya kaptırmış bir adamın gerçek hayata dönüş oyunu. “Her şeye sahip bir adama ne alırsın?“ konusunun öncülerinden bir film. Kurgu güzel ama bir şeyler eksik. Yazılmış iyi bir metin yok. Sadece dikat çekici bir kurgu var. Ne olacak diye merak ettiriyor. Başlangıç kısımları çok ilgi çekiciydi. Sonra biraz fazla aksiyon ve tesadüf üzerine kurulu ilerlemeye başladı. Finalde intiharına kadar tahmin etmeleri falan. Bir tık abartı olmuş. Sonu kötü değildi bu arada. Yine de çerezlik ve izlenebilir bir gerilim filmi.
Hikaye, başrolümüzün bir bengal kaplanıyla birlikte bir cankurtaran sandalında Pasifik'te sürüklenerek geçirdiği 227 günü işliyor. Daha sonra hayatta kalma, kabullenme ve uyum sağlamasını izliyoruz. Hikâyenin özgünlüğü ve oyuncuların performansı filmin defolarını halının altına süpürmüş. Görsellerine de tek kelimeyle bayıldım. Resmen görsel şölen. Oldukça da akıcıydı gözümü bile kırpmadan izledim. Tavsiye ederim. Halamla izledik o da sevdi. Başyapıt değil ama iyi.
Kitabı çok daha farklı ve güzel olsa da kitabın çoğu uyarlamasını seviyorum. Eksileriyle başlayacak olursam 1-2 oyuncunun oyunculuğunu beğenemedim çünkü uyduramadım karaktere. En başta Alice olmak üzere. Oyunculuk dışında CGI tabii göze garip geliyor ama yine de kötü değil evren tasarımı güzel olduğundan göz ardı edilebiliyor. Üstelik o yıllarda cgi ana akım hâline gelmişti. Yine de Burton elinden geldiğince az cgi kulanmaya çalışmış. Potansiyeli çok daha yüksek bir film isteseler çok daha iyi bir film hâline getirebilirlermiş ama bu hâli de fena değil sağlık olsun. İzleyeli 10 yıl oldu belki de o yüzden eskiyi yad etmek güzel oldu. İzlenir bir film bence hâlâ. Özellikle masalsı, fantastik film seven biriyseniz. “O tavşan deliğine düştüğüm andan itibaren nereye gitmem gerektiği ve kim olmam gerektiği söylendi. Küçültüldüm, esnetildim, çizildim ve bir çaydanlığa tıkıldım. Alice olmakla ve Alice olmamakla suçlandım ama bu ’benim’ hayalim. Bundan sonra nereye gideceğime 'ben’ karar vereceğim.“
Geleceğin İngiltere’sinde geçen filmde, ülke baskıcı bir hükümet tarafından yönetiliyor. Basın sansür altında, bireysel haklar kısıtlanmış ve halk korku ile sindirilmiş durumda. Hükümetin totaliter yapısına karşı direnen ve “V” olarak bilinen maskeli bir adam, halkı isyana teşvik eden bir kampanya yürütüyor. Açıkçası halkın uyanışı fazla ani ve gerçekçi olmayan bir şekilde gösterilmiş. Film, halk hareketlerinin nasıl oluştuğunu detaylandırmak yerine tek bir adamın (V) planı sayesinde her şeyin değişebileceğini söylüyor. Bir diğer sıkıntım V ve Evey’in ilişkisi. Yani kıza günlerce işkence ediyor taa ki onunla aynı fikire sahip olana kadar. Filmdeki kötü adamların hepsi karikatürize. Filmin politik görüşünü öne çıkartmaktan ziyade romantize edilmiş bir yapısı var. Gidişatı da tahmin edilebilir ama bu kötü demek değil. Oyunculukları ve sinematografisi güzel. Mesajları ve anlatımı bu kadar yüzeysel kalmasa ve biraz daha çizgi romanı örnek alsa daha güzel olurmuş. Sonuç olarak, film izlenmeye değer ama beklediğim yönde bir başyapıt değil. Sinematografi ve sembollerle ilgi çekici hâle gelen bir yapım olsa da anlatım açısından eksiklikleri olan bir uyarlama. "Toplumlar, kendi devletlerinden korkmamalı. Devletler, kendi toplumlarından korkmalı. Bina nasıl bir sembolse onu yıkma eylemi de bir semboldür. Sembollere anlam kazandıran insanlardır. Tek başlarına semboller anlamsızdır ama yeteri kadar insanla... Bir binayı havaya uçurmak dünyayı değiştirebilir.“
Beau aşırı kaygılı ve dış dünyaya karşı korkuyla dolu bir adam. Annesinin ölümü üzerine, cenazesine gitmek için bir yolculuğa çıkmak zorunda kalıyor. Bu basit gibi görünen eylem, bir dizi tuhaf, gerçeküstü ve travmatik olayın içine dalmasına neden oluyor. İzlemesi zor bir film çünkü hem uzun hem de biraz sıkıcı. Yani filmin benim için en korkunç yanı ne yaşandığına dair nesnel olarak hiçbir fikir alamamaktı. Başından sonuna Beau'nun artık yaşadıklarını nasıl çarpıtarak yansıtıyorsa beyni, onu izledik. Joaquin Phoenix hep oyunculuğunu sevdiğim biri olmuştu bu filmdeki performansını da beğendim. Konusu güzel olsa bile aşırı metaforik, ağır tempolu, yorucu bir film. Sembolizm ve sürrealizm abartılınca böyle bir karmaşa oluyor bir noktada. Metafordan metafora koşan 3 saatlik bir sürede bir adamın gözünden içinde yaşadığı psikolojik rahatsızlığı anlatıyor ve doğumdan itibaren anne ile arasındaki güvensiz bağlanmayı ve bir annenin oğlunun tüm yaşamını nasıl kontrol altında tuttuğunu gösteriyor. Yani bu kadar karmaşaya boğulup, yolu uzatmaya ne gerek vardı? Tiyatroya yapılan baskında savaş filmlerinde göreceğimiz ufak bir çatışma sahnesi bile izliyoruz. Bu kadar yoğunluğun ve atılan düğümün üzerine olaylar olabilecek en basit şekilde çözümleniyor. Bir yerden sonra metafor çukuruna dönen filmin en net çözülmesi anne-oğul arasında geçen tartışmada yaşanmış. Bütün film ve bütün hayatı boyunca olaylara pasif kalan Beau’ya annesi, Beau’nun sandığı gibi nazik, iyi bir insan olmadığını sadece söz söylemeye ve bir şey yapmaya cesareti olmayan bir korkak olduğunu söylüyor. Film sizi kaygılarınızdan arındırmıyor, kaygı dolu bir hâle de getirmiyor. Üç saatin sonunda film sizi yoruyor ve üzerine konuşulacak bir sürü şey bırakıyor. Çoğu sahne uzatılmış ve gereksizdi. Film kötü değildi ama hiçbir albenisi de yoktu. Pek tavsiye etmem ama çekimleri, oyunculukları ve ilginç konusuyla 3 yıldızı bastım.
Bazılarının söylediği kadar sıkıcı değil, bazılarının iddia ettiği kadar da parlak değil. Yine de iyi. Gelişmiş yapay zeka hakkında uyarıcı bir hikaye. Ana konu bana terminatörü hatırlattı. Yapay zekaya sahip robotların dünyayı yok etmesi kısmı. Yapay zeka sisteminin basitçe tüm insanlığı yok etmek istediği Terminatör'den farklı olarak buradaki yapay zeka, insan ırkını çeşitli donmuş embriyolardan olışan bir sığınakta yetiştirilen "üstün" insanlardan oluşan bir grupla değiştirmeyi amaçlıyor. Şimdi ne olacak diye merak ettirse de basit ve etkileyici olmayan bir sonla bitiyor. Düz bir bilim kurgu gözüyle bakıldığında vasatı aşmayacak ama kötü olmayan bir netflix filmi. Filmde göze çarpan açıklar var ama mazur görüyorum. Film türü kısmında yazan bilim kurgu yazısının hakkını sonuna kadar veriyor. Ana hikaye potansiyelinin bir kısmı hiç kullanılmamış olsa da son dönemin kısır döngü içindeki bilimkurgu filmlerine iyi bir alternatif olabilir. Kısacası, büyük beklentilere girmeden rahatça izleyebilirsiniz.
Londra'lı bir adam, zengin ve sadakatsiz karısını öldürmek için “kusursuz” bir plan yapar. Film güzel. Tek mekanda geçmesine rağmen ilgi çekici. Hitchcock’un diğer filmlerinden biraz daha zayıf ve sıkıcı. Tiyatro kökenli bir anlatım denemiş. Hem tek mekan olması hem diyalogları ve işleyiş şekli. Bu yüzden diyaloglar daha uzun ve olay örgüsü daha çok karakterler arası zeka oyunlarına dayanıyor. O yüzden daha durağan bir yapısı var. Film anlatmak istediği mükemmel cinayet gerçek mi temasıyla bana yönetmenin bir diğer filmi Rope’u hatırlattı. Bazı boşluklar barındırsa da izlenilmesi mümkün bir suç filmi. Daha iyi bir anlatım ve daha sürükleyici bir tempo olsaydı belki 4/5’e çıkabilirmiş.
Grace, çok zengin bir ailenin en genç üyesiyle evlenmek üzere ama evlilik gecesi bir şeyler ters gidiyor. Filmin ana fikri o kadar da yeni değil ama fikrin sunumu, Samara Weaving'in temposu ve performansı filmi gerçekten yükseltmiş. Absürt komedi ve gerilim karışımı bir türde. Oldukça keyifle izledim. Sıkıcılıktan tamamen uzak bir film. Tabii sonu biraz fazla absürt kaçmış ama olur o kadar. Çerezlik keyifli bir film.
Mei Lee adında on üç yaşında bir kız, annesinin görev bilincine sahip kızı olmak ve ergenliğin getirdiği değişimler arasında kalmıştır. Ve aşırı heyecanlandığında Mei dev bir kırmızı pandaya dönüşmektedir. Burada yüksek puanlı gözükse de baya bir nefret aldı film. En kötü pixar filmi diye paylaşıldı hep. Evet pixarın önceki filmleriyle kıyaslanılamaz ama kötü değil. Kimi insan cringe kimi insan sjw diyerek beğenmemiş. 13 yaşındaki kız çocuklarının cringe davranması aşırı normal bir durum. İzlerken sizin cringe olmanızda normal bir durum. O yaşlarda bir erkek pop grubuna hayran olmaları, davranışları, gürültülü konuşmaları… Sonuçta ergenliğe yeni yeni giren bireyler bunlar. Tabii ergen gibi davranacaklar. Anneyle ilgili problemler, ergenlik, kendin olmaya çalışırken bir yandan da ailenin beklentilerini karşılamaya çalışmanın yarattığı baskı ve yaşanan arada kalmışlığı anlatan bir pixar filmi olmuş. Her heyecanlandığında kırmızı pandaya dönüşmesi, filmin sonunda her şeyi ayda bir kere yapılan düzenli bir ritüele dönüştürmeleri. Kırmızı pandanın regl’e bir metafor olduğunu düşünüyorum. Filmde de çok kısa bir şekilde bahsediyorlar. İnsanlar sırf bu yüzden “sjw” dedi filme sanırım bilmiyorum. Bazı kadınlar toplum tarafından regl olduğu için “kirli” hissettiriliyor. Türkiye’de bile regl oldum demek yerine “hasta oldum” denmesi buna bir örnek. Kimi yörelerde kirli sayıldıkları için pek çok şeye dokunmalarına (turşu gibi) ve hatta bakmalarına (bebekler gibi) izin verilmeyen, kimi yörelerde ilk defa adet olan kızların tokatlandığı durumlar mevcut çünkü kadınlar için tamamen sağlıklı bedene sahip olduklarını gösteren, bedenin normal işleyişi olan bu süreç konuşulmadıkça utanç kaynağı olarak görülmeye devam edecek. Filme genel anlamda bakarsam film adı üstünde PG bir film küçük çocuklara hitap etmesi doğal. Çok iyi demem bir orijinalliği yok ama keyifli, basit, klasik bir animasyon. İzlenebilir.
Büyücü Merlin'in himayesindeki biri Morgana le Fay'in geri dönmesini engellemek için öğretmeninin halefi olan içe dönük ama becerikli bir fizik dehasını büyücülük sanatında eğitmek zorundadır. Aşırı klişe bir disney filmi ama izleyeli yıllar olduğu için bir nostaljik geldi. CDler o zaman popülerdi ben de CD üzerinden izlemiştim. İlgili klişeler hemen hemen her walt disney filminde bulunan konular ve karakterler. İçine kapanık ancak süper işler beceren baş kahraman ki bu süper işler de genelde zaten dünyada kimsenin yapamayacağı şeyler olup genç nesillere eski Amerikan rüyasının uzantısı olan denerseniz başarırsınız düşüncesi vermek için gerekli kısım. Sadece olan olaylardan etkilenip elemandan hoşlanmaya başlayan kızımız var. Bunun yanı sıra kimsenin fark etmediği, dünyayı ele geçirecek güçler ve bunlarla olan savaşı ve konulara vakıf ama yine de cok girişken olmayan bir bilge yardımcısı var. Elemanımızın farkında olmadığı bir yeteneği var. Bu yeteneğini bilen iyiler ve kötüler var, iyiler bu gücünü kullanabilmesi için yardım ederlerken kötüler ise o gücü elde edip insanlığı yok etmek istiyorlar. Bu yeteneklerini kullanmayı bilmeyen başrol finalde muhteşem bir şekilde kötüyü def ediyor. İşte bu kadar onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine misali. Hâliyle bu formül zaman içinde görüntü anlamında bir takım değişimlere uğramışsada temeli hep aynı oluyor ve zamanla insanı bayıyor. Ha ben bu klişelerden çok rahatsız olmadım. Eskiden ilk izlediğim zaman geldi aklıma. Sıradan bir fantastik disney filmiydi benim için. İsterseniz bakabilirsiniz.
Serinin ilk filminde, ana karakterimiz Şimşek McQueen ile tanışıyor ve onun öyküsüne tanık oluyoruz. California’da düzenlenen Piston Kupası’nı almak için yollara düşen acemi yarışçımız, yolda yaşadığı bazı talihsizlikler yüzünden kendini Radyatör kasabasında buluveriyor ancak bu kasabada geçirdiği günler McQueen’e hayatın bitiş çizgisinden ibaret olmadığını; sevgi, dostluk ve aşkın güzelliklerini öğretiyor. Küçükken ilk izlediğimde de aynı düşünceye sahiptim hâlâ da öyle. Ortalama bir animasyon. Çok akıcı veya çok eğlenceli değil. Pixar filmi olduğu için görsel olarak kaliteli bir animasyon var ortada. Karakter tasarımları çok hoş. Karakterlerin kişilikleri de ayrı ayrı kendine has. Benim favorim hep Mater olmuştu. Güzel ayrıntılara da sahip bir film. Mcqueen'i kasabada buldukları sahnede Mack'in thanks to god yerine "thank the manufacturer" demesi gibi. Ben yine de Türkçe dublajının filme daha çok yakıştığını düşünüyorum. Onun dışında hikayenin akışını ben sıkıcı bulmuştum. Tamam filmin anlatmak istediği hikaye iyi hoşta ama filmin temel sıkıntısı anlatmak istediği şeyi 1 saat 57 dakikaya yayması ve bunun sonucunda bir animasyon için sıkıcı bir filme dönmüş olması. Şu eski şampiyon kaza yaptığında çizgiye götürmesi güzel sahneydi. Kesinlikle kötü değil, izleniyor film ama mükemmel demem. Ortalama diyebilirim kendi adıma. “Ne yapıyorsun evlat?” “Bence kral son yarışını bitirmeli” “Az önce Piston Kupası'ndan vazgeçtin, bunu biliyor musun?” “Tanıdığım yaşlı ve aksi bir yarış arabası, bana bir keresinde şöyle bir şey söylemişti… Kupa dediğin boş bir kasedir.”
Küçük bir kız olan Regan’ın bedeninin şeytan tarafından ele geçirilmesiyle başlıyor filmimiz. Annesinin kızını kurtarma çabası ile de devam ediyor. Ben şahsen korku filmlerini korkutucu bulmuyorum bu yüzden dikkat ettiğim tek faktör beğenip beğenmediğim. O dönemin teknolojisi düşünüldüğünde inanılmaz detaylı makyaj ve mekanik efektler var. Filmi ben şahsen başyapıt görecek kadar beğenmedim ancak 73 yılında insanları neden etkisinde bıraktığını anlamak zor değil. Hem o dönemde birçok ülkede sansüre uğradı hem sinemalarda izleyenlerin bayıldığı, fenalaştığı haberleriyle gündem oldu. Paranormal korku filmlerinde görmeye alışık olduğumuz bir çok klişenin kaynağı olan bir film. Şeytan çıkarma ritüellerini popüler kültüre kazandırmış bir film. O yüzden klişe demeyeceğim. Sadece çok bayılmadım. Ellen Burstyn sevdiğim bir oyuncu yine iyi oynamış. Oyunculukları genel olarakta beğendim. Özellikle çocuk oyuncu rolünün hakkını vermiş. Sinematografi yılı itibarıyle güzeldi yine. Özellikle posterde de bulunan meşhur, sokak lambasının altında duran rahip sahnesi on numara bir shot olmuş. Korku, jump-scare yerine psikolojik gerilimle veriliyor. Görünmeyen bir tehdidin varlığı hissediliyor ama doğrudan gösterilmiyor. Finaldeyse rahip, kendini feda ederek Regan’ı kurtarıyor. Bu, dini bir metafor olarak da okunabilir. İnanç fedakarlık gerektirir gibisinden. Türünün öncüsü olduğu için önemli bir film. Saygı duyuyorum o yüzden. Akıcıydı da film merak ettirdi yani. İçinde baştan sona birçok dini imge barındırıyordu. Çok anlam yüklü bir bakıma. Ben ortalama buldum. İzlenebilir.
Kocaman bir gezegende yapayalnız kalan bir insanın, kendi dünyasını yeniden kurarak orada insanlığı yaşatmasının hikâyesi. Yalnızca yirmi dört saat içinde mürettebatı ile kendisi arasında aylara, yıllara bedel bir uzaklık gitgide büyüyor. Dünyaya dair her şey kendisinden hızla uzaklaşırken Watney, yaşamın olmadığı bir gezegende kimselerden habersiz hâlâ umutla nefes alıyor. Yani öyle bazılarının dediği gibi gerçekçi bir bilim kurgu değil ki bence bu sorun da değil. Güzel ama bana biraz sıkıcı geldi film. Başrolün Mars’ta tek başına yaşadığı hayatı, Nasa’daki toplantıları sıkıcı buldum. Mars’ta tek başına kalmak, başlı başına bir macera ve gerilim unsuru olarak görülebilir ama bana hitap etmedi. Çok durağan ve tekdüze. Matt iyi oynamış ama sadeliği bir yana çok zekice bir yönünü görmedim. Starman çalınca bir mutlu oldum o açıdan ve belirteyim bu incelemeyi kitabı okumadan sadece film üzerinden yaptım. Bu filmin yapısında bir video oyunu yapsalar ilginç olurmuş sanki. İzlenilmez demem bir şans verilebilir. “Burada kibirli görünmek istemem ama bu gezegendeki en büyük botanikçi benim.”
Uzun süredir eski kocasıyla iletişime geçemeyen Susan bir gün eski kocası Edward tarafından kendisine gönderilen bir roman teslim alıyor. Sembolizm ve metafor dolu bir film. Göründüğünden farklı anlamlar taşıyan bir film. Kitap eski eşine bir gönderme. Okuduktan sonra onun ne hissettiğini anlayıp kötü hissetmesi için. Metafor olarak bakıldığında bana çok etkileyici gelmedi. İzlemesi sürükleyiciyi evet ama eski eşine bu kitap üzerinden benzetme yaparak intikam almaya çalışmasını beğenmedim. Bu sembolizm olmadan gözüktüğü gibi ardında gizli bir anlam taşımadan aynı hikayeyi sunsa daha güzel olurdu bence. Eski eşi onu terk ediyor ve onun çocuğunu kürtajla aldırmış. Bu yüzden eski eşi, bir adamın eşinin ve çocuğunun tecavüze uğrayıp öldürüldüğü bir hikaye yazmış. Bu adamda kendisini temsil ediyor. Ben de eşimi ve çocuğumu kaybettim demek için ilginç bir ifade biçimi. Yönetmenin ana karakterin terk edilme acısını anlatmak için tecavüze uğrayan bir eş ve çocuk kullanması sonra onları öldürtmesi… Mizojinist baya. Terk edilmiş ve aldatılmış bu adam tabii üzücü ama bunu anlatmak için seçtiği yöntem.. Garip. Bu adamın sözde intikam hikayesi. Ayrıca yıllarca sadece bu kitap için uğraştıysa gerçekten de çok yetenekli değilmiş. Jake ve Amy sevdiğim oyuncular o yüzden izlemiştim. Ortalama yine de çünkü akıcı buldum hem izlerken insanın ilgisini çekmiyor değil.
Bir adamın hayatı, kız arkadaşının intihar etmesiyle sonsuza dek değişir. Şaşkına dönen adam, her ne pahasına olursa olsun böyle bir yıkım silahı elde etmek ister ve kendini şiddet yanlısı, genç ve acımasız bir grubun ortasında bulur. Önce onu feci şekilde döverler, ardından o da yumruklarıyla, sonra da silahıyla intikam almaya çalışır. Bundan sonra her şey tam bir felakete dönüşür. Çetelerin içine karışıp intikam almaya çalışan bir adamımız var. İşte dayal yiyor, parası çalınıyor falan ama hâlâ silah dileniyor. Açıkçası süresi kısa olmasına ve bir intikam filmi olmasına rağmen oldukça sıkıcı. Bir sıkışıklık hissi veriyor ama tam olarak bir şey anlatmıyor. Filmin size sunduğu tek şey hissiyat. Karakterlerde aynı şekilde. Yani pek öne çıkan bir kişilik yok, sadece öne çıkan bir tarzları var. Yine klasik japonların vazgeçilmeyen nihilist teması var. Yönetmenin çekim tarzını falan sevdim cyberpunkvari bir sanat kullanımı var. Ama öyle aman aman bir film değil. Hikayesi bomboş.
Sadece "Tenet" kelimesiyle silahlanmış ve tüm dünyanın hayatta kalması için savaşan CIA ajanı bir adam gerçek zamanın ötesinde gerçekleşen küresel bir görev için uluslararası casusluğun alacakaranlık dünyasında yolculuk ediyor. İlk izlendiğinde filmin takip edilmesinin biraz zor olduğu konusunda pek çok kişiyle aynı fikirdeyim. Görsel olarak güzel tabii ama izledikten sonra kafada oturtmak için yine bir şeyler okumak gerekiyor çünkü tek seferde izleyip hemen anlamak çok zor bir iş. Çok az da sıkıldım ben çoğu kişi beğenmese bile daha çok beğeneceğimi zannetmiştim. Gerçekten hak verdim çoğu kişiye. Film bilim kurgudan daha çok aksiyon olmasına rağmen biraz sıkıyor. Tabii film ilerledikçe bu akıcılık sorunu çözüldü biraz. Zaman pardoksunda beğendiğim ayrıntılar da vardı tabii. Mementodaki geriye doğru anlatım burada fiziksel bir boyutta. Aynı sahnede hem geriye hem ileriye doğru akıyor. Yenilikçi bir yapım o açıdan ama o kadar keyif almadım. Bir daha izleyeceğimi zannetmiyorum ama fena değildi.
Film gerçekteki davadan yola çıkılarak çekilmiş bir film. Robert karakteri bir gazetede çalışıyor ve bu katilin kimliğini ortaya çıkarmayı saplantı haline getirmiş birisi. Filmin senaryosu da gerçekteki Robert’ın yazdığı kitaba dayanıyor. Film klasik anlamda bir katil kim çözümlemesi yapmıyor. Filmde gizemli bir katilin cinayet işlemek için yaptığı detaylı planlar, bu ölümlere dedektifler tarafından yapılan son saniye müdahaleleri ya da katil ve polis arasındaki heyecanlı kovalamacalar gibi klişeler yer almıyor. Tipik bir seri katil filmi gibi değil olayların çözülemediği belirsizliğin hâkim olduğu uzun soluklu bir soruşturma filmi. Güzel ama yorucu bir film. Fazla uzundu o yüzden tarihler, diyaloglar, isimler birbirine çok girdi. Vurucu bir son beklentisi ile değil bir suç belgeseli olarak izlerseniz süre biraz daha kabul edilir hâle geliyor ama ben izlerken acayip sıkılmıştım davayı ayrıntılı olarak araştırmış olmama rağmen. Sonunda bir yüzleşme veya çözümleme sahnesi yok. Gerçek olaya sadık kalmışlar. Çok ilgi çekici bir konusu var ama övüldüğü kadar iyi mi bilmiyorum. Yine de uzun ve sıkıcı olsa da ben izlerim diyenlere tavsiye ediyorum. Kötü değildi sadece sıkıcı buldum. ”Ben Zodiac değilim ve gerçekten öyle olsaydım, kesinlikle sana söylemezdim.”
Japonya'da otoriter yönetici Kobayashi'nin emriyle köpeklerin çöp yığınlarından oluşan bir adaya gönderilmesi sonrası, köpek dostu Spots'ı aramaya koyulan Atari'nin hikâyesi. Çıktığı yıl izlemiştim çünkü çok güzel görünüyordu. Ki gerçekten de öyleydi. Anderson’ın detaylara verdiği önem ve özen+gelişen stop-motion tekniği ile beraber bambaşka bir seviyeye ulaşmış. Çöplükte arka planda dolaşan fareler, köpeklerin üzerinde gezinen pireler, gözde biriken yaşlar, rüzgarın uçurduğu köpek tüyleri vb. birçok ayrıntı seyir zevkini görsel bir şölene çevirmiş. Resmen sanat eseri. Köpeklerin karantinaya alınıp adaya sürülmesi ırkçılık, ötekileştirme ve faşizm alegorisi olarak kullanılmış. Filmdeki başkan Kobayashi otoriter bir figür olarak halkı sansürle propagandayla ve korkutarak yönetiyor. Bu bağlamda film, Fahrenheit 451’e biraz benzer bir distopik toplum portresi sunuyor ama köpeklerle. Japon estetiği ile Batı anlatılarını harmanlayan güzel bir görsele sahip. Politik alt metinler, alegorik yapı ve mizahi bir otorite eleştirisi de filmin tonuna çok uymuş. Benim filmle ilgili eleştirim senaryo ve hikâye üzerine olacak. Başından sonuna bir türlü içine giremedim ben hikâyenin. Karakterlerle zorlamama rağmen bağ kuramamam gibi hikâye akışı benim nazarımda akıp gitmedi. Duygusal bağ kurmak zor çünkü karakterler mesafeli özellikle Atari hakkında bir şey söylemek zor. Duygusal 1-2 sahnesi bulunmakta yine de. Köpeklerin konuşmaları biraz üzücüydü. Mizahi yönlerinin daha ağır bastığını söyleyebilirim ki bu iyi bir tercih bence. Sürükleyiciyi olmasa bile görsel olarak çok göz doyurucu. Görsel olarak rahatlatan bir sanat eseri arıyorsanız buyrun.
Arkadaşları ile gittiği okul gezisi sırasında gizemli bir görev üstlenmek zorunda kalan Peter Parker'a odaklanıyor film. Tobey Maguire ve Andrew Garfield dönemlerine kıyasla bu Spider-Man daha az melankolik daha çok ergenlik problemleriyle boğuşan bir karakter. Ki bu çok çok güzel bir tercih ama film MCU ekininin parçası Spider-Man dercesine ilerlemiş. Filmin kendi ayakları üzerinde durma çabası maalesef zayıf, MCU’ya bağlılığı yüksek. Kendine has bir sinematik ruhu yok. Önceki filmi Homecomingden daha iyi buldum. Daha akıcı ve eğlenceliydi. Koreografide iyi ayarlanmış. Dövüş sahneleri güzel gözüküyor. Bence çerezlik. Keyifli buldum.
Mario adında bir tesisatçı, kardeşi Luigi ile birlikte bir yeraltı labirentinde seyahat ederek tutsak tutulan bir prensesi kurtarmaya çalışır. Film, çok hızlı tempolu ve Mario’nun kahramanlığa geçişi de hızlı. Aynı oyun geçişleri gibi kesintili. Eskiden “Oyunun hikâyesi nasıl sinemaya aktarılır?” sorusu varken, artık “Evren nasıl genişletilir ve marka nasıl sürdürülür?” sorusu var. Tabii live action olmasındansa animasyon olmasını 100 kere tercih ederim. Evet bol fan service ama kötü değildi. Şahsen fena değildi derim. Filmde, diğer mario ve nintendo oyunlarına yapılan referanslar çok iyiydi. O beni biraz duygulandırdı. Donkey Kong ile olan dövüş sahnesi, Mario Kart falan.. Müzikleri falan da güzel. Yoshinin yumurtasını gördüğüm gibi bir hüzünlendim. 2. filmde kendisini görmek çok güzel olur. Marionun oyununun da derin bir hikayesi yok o yüzden filminki de normaldi. Şakaları falan evet biraz basit ama olsun. Akıcıydı. İzlenir. Oyunlarını oynamak ayrı bir zevk tabii. Filmde beni mest eden en büyük etken nostaljiydi. Basit bir hikayesi ve geçici eğlenceye dayalı bir kurgusu var. Hayal kırıklığı değil.
Genetiği değiştirilmiş bir örümcek tarafından ısırıldıktan sonra genç Peter Parker, örümcek benzeri insanüstü yetenekler geliştiriyor ve New York'ta suç ve adaletsizlikle savaşmak için maskeli bir kimliğe bürünüyor. Küçükken milyon kere izlediğim üçlemenin ilk filmi. ikinci ve üçüncüyü daha çok sevsemde bu birinciyi sevmediğim anlamına gelmiyor. Her sahnesi beynime kazılı resmen. 2002 için dönemin üstünde bir CGI kullanımı söz konusu. Başlı başına times square sahnesi teknik olarak dönemin filmlerine meydan okumuştu. Peter’ın örümcek tarafından ısırıldığı an klasik “origin story”nin en belirleyici anı. Unutulmaz bir an. Aynı şekilde bir diğer unutulmaz sahne “With great power comes great responsibility” repliğinin bulunduğu Uncle Ben’in ölümü ki bu türün mottosu haline geldi. Nostaljininde getirmiş olduğu duygusallıktan hep Tobey’i daha çok sevdim. Filmdeki oyunculuklar, sahneler, diyaloglar hepsi unutulmaz bence. Peterla ilk karşılaşmamızda anlıyoruz karakterle kuracağımız bağı. Spider-Man’i diğer marvel karakterlerinden ayıran özelliklerden biri bizden ve samimi biri oluşu bana göre. J. K Simmons ve Dafoe’nun performansları şapka çıkarılacak türden. Muazzam. Özellikle Green Goblin villain olarak çok akılda kalıcı bir karakter. Goblin ile Final Dövüşü filmdeki en stilize sahnelerden biri olmuş. Raimi burada biraz korku sinemasından gelen dilini kullanmış. Evet belki kusursuz bir eser değil ama türün öncülerinden olduğu, sinemanın önemli yapı taşlarından biri olduğu gerçeğini reddetmek haksızlık olur. Kusurlu ama iz bırakıcı buram buram 2000’ler havasını hissettiren çağının izlerini taşıyan bir film. Film genel olarak tam bir klasik. Herkesin en az bir kez izlemesi lazım. “Hayat bana ne getirirse getirsin, şu sözleri asla unutmayacağım: "Büyük güç, büyük sorumluluk getirir." Bu benim hediyem, benim lanetim. Ben kimim? Ben Örümcek Adam'ım.“
Robotik mühendisi Gemma, yetim yeğeni Cady'nin koruyucusu olduğunda, yeni icadı olan robotik bir yapay zekanın iyi bir arkadaş olacağını düşünür ancak Megan beklenmedik şekilde davranmaya başlar. Eğlenceliydi. Filmi sevdim. Ciddiye alınacak bir sanat filminden ziyade keyifli vakit geçirmek için bir film olduğu bariz bence. O yüzden fazla mantık aramaya gerek duymadım. Child’s Play, Terminator gibi filmlerin temalarından bazılarını kullanarak yeni bir içerik koymuş ortaya. Bu külliyatın daha “mainstream” versiyonu olarak. İzleyiciye daha kolay yoldan ulaşabilen daha yüzeysel bir ürün. Gelecek korkusu, çocuk korkusu, ebeveyn sorumluluğunun yarattığı endişeleri ele alan ana akım korku filmlerinin öznesi oyuncaklar oldu çoğu zaman. Bu tür oyuncak korkusu filmlerinde genellikle kötülük timsali bir varlığın ya da mağdur edilmiş bir ruhun oyuncağın içine girip birilerine musallat olmasıyla inşa edilir hikaye. Bu daha farklı bir açıdan yaklaşmış. Ha hâlâ orijinal bir film değil ve tahmin edilebilir bir akışı var ama bu bir sorun değil. Oyuncak korkusu formunu alıp onu yapay zekanın üzerinden bozulmalar meydana gelip kontrolden çıkması üzerinden birleştirmeyi denemiş. Türün birçok filmi gibi öngörülebilir olsa da kendisini izletmeyi başarıyor. 13+ olduğu için kan göstermekten çoğunlukla kaçınmışlar. Gişe kârı sebebiyle +18 yapmaktan çekindiler anlıyorum ama bence kanın daha çok gösterilmesi filmi daha etkili yapardı. En azından benim açımdan. Prodüksiyon ve robot üzerinde büyük bir emek var. Görsel olarak oldukça başarılı. Çerezlik, eğlenceli bir film.
Hollywood'da dublörlük yapan ve iyi araba sürebildiği için geceleri de soygunlara katılan bir araba sürücüsünün yaşamını izliyoruz. 1970’ler neo-noir geleneğiyle güçlü bir bağı var filmin. Taxi Driver ve Thief gibi filmlerdeki “yalnız adam” mitini yeniden kurmayı denemiş. Sessiz, içe dönük erkek anti-kahraman figürünün biraz daha modern versiyonu. Oldukça minimalist diyalogları var sanki renkli bir sessiz film gibi. Driver neredeyse hiç konuşmuyor. Karakterin iç dünyasını doğrudan değil de görüntü ve jestlerle anlatmayı tercih ediyor. Soundtrack filmden daha güzel. Evet ciddili. Asansör sahnesini beğendim. Önce romantik bir yakınlaşma ardından ani ve grotesk bir şiddet güzel düşünülmüş. Başka aklıma gelen etkileyici bir sahne yok. Birçok kişinin sevdiğini biliyorum ama o kadar etkileyici bulmadım. Senaryo idare eder, oyunculuklar idare eder ama “çok güzel” bir yanı yok. “O kötü bir adam mı?” “Evet.” "Nasıl anladın? “Çünkü o bir köpekbalığı.” “İyi köpekbalıkları yok mu?”
On yedi yaşında bir aristokrat, lüks ve talihsiz Titanic gemisinde nazik ama fakir bir sanatçı çocuğa aşık olur. 90’ların sonuna damgasını vuran ve sinema dünyasını hem ticari hem biçimsel olarak sarsmış bir yapım. Dönemin teknik efektlerini de muazzam kullanmış. Cameron zaten çok titiz bir yönetmen. Tüm gemiyi baştan aşağı inşa etmişler bunun için. Orijinal geminin birebir boyutu ve tasarımı göz önünde bulundurularak. Film benim için fena değildi. Nihayetinde sonuçta bahsettiğimiz titanik. Söz konusu gemi o zamanlar tarihte inşa edilmiş en büyük gemi ve de ilk ve tek seferinde batıyor. Gerçek hayatta yaşanmış büyük ve tarihî bir olay. O yüzden klişe bir aşk hikayesinden daha iyi bir şey yapılabilirdi. Ellerinde çok güzel bir malzeme var çünkü. Benim etkilendiğim kısımlar da zaten aşk sahneleri değil geminin içindeki insanların öldüğü kısımlar oldu. Özellikle geminin en alt kısmında kalan yoksul kesimin kaçmak için çaba bile göstermemesi çünkü zamanlarının olmadığını bilmeleri ve iki kardeş olan çocuğun el ele tutuşup yatakta oturarak ölümü beklemeleri benim gözlerimi dolduran tek kısımdı. 3 saatlik süresininde insanı yorduğunu söyleyebilirim izlerken sıkılmanız olası. Cameron gibi yetenekli bir yönetmen çektiği için hâliyle sinematografisi, ses dizaynı, oyunculukları, kamera kullanımı olağanüstü. Herkes katılmayabilir ama Cameron çok başarılı ve imzasını her yerde belli eden bir yönetmen. Az ama öz film çıkaran dehşet kaliteli işler yapan birisi. Genel inceleyecek olursam izlenir. Etkileyici ama tam olarak içe geçmeyen bir sinema deneyimi. “Jack hakkında hiçbir şey bulamadık. Onun hakkında hiçbir kayıt yok.” “Bir kadının kalbi derin bir sırlar okyanusudur ama artık Jack Dawson adında bir adamın olduğunu ve onun beni kurtardığını biliyorsun. Bende onun bir fotoğrafı bile yok. O artık sadece… benim hafızamda var”
New York’ta yaşayan zengin bir yönetici olan Patrick Bateman, şiddet dolu, hedonistik fantezilerinin derinliklerine daldıkça, alternatif psikopat egosunu iş arkadaşlarından ve dostlarından gizler. Dönemin Amerikan zengini tiplemelerini çarpıcı şekilde eleştiren kaliteli bir film. 90’lı yıllarda sıkça dile getirilen Wall Street insanını konu edinmiş. Ki hikaye de 80’lerde geçiyor. Gösteriş için yaşayan, statüsü yüksek olana tapan iş adamları. Film bence bir başyapıt değildi ama güzeldi. Birçok güzel konuya parmak basıyor ve eleştiriyor. Birçok kişi finali anlama kavuşturamamış bunu da yönetmen kendi şöyle açıklamış. “Eğer insanlar bu yaşananların hepsinin bir hayalden ibaret olduğunu zannettiyse demek ki yeterince iyi bir final yapamamışım.” Hem yazarın hem yönetmenin dediklerinden çıkardığımız sonuçsa tabii yaşananların %90’ının gerçek olduğu ama olayları Patrick’in gözünden gördüğümüz için normalde yaşanandan daha abartılı bir şekilde izliyoruz. Kendisinin psikozlarının gerçeğin önüne geçtiği 1-2 kısım olacak doğal olarak. Yine de izleyen çoğu kişinin "Her şey Patrick'in kafasında yaşandı" diye algılaması normal. Kasıtlı bir arada bırakma var zaten. Bilerek izleyicinin kafası bulandırılmış. Mesela Paul’un dairesini cesetlerle doldurunca aradan biraz zaman geçince tekrar uğruyor ve geldiğinde her yeri tertemiz buluyor. Bu da insanların kafasına böyle bir şey yoksa yaşanmadı mı sorusunu getiriyor ama hayır. Patrick’in Paul Allen'ın dairesine girdiği zaman emlakçı kadın, "İlanı Times'ta mı görmüştünüz?" diye sorarak Patrick’e zarf atıyor. O kadar korkutucu bir soru ki aslında. Tam bir yem. Patrick önce hayır dese de içeri girmesine bir mazeret bulmakla uğraşmamak için evet diyor. Emlakçı kadın bu sahne boyunca hiç gözünü kırpmadan Patrick'e böyle bir ilan olmadığını ve orayı terk etmesini söylüyor. Patrick’in beti benzi atıp evden ayrılıyor. Büyük ihtimalle kadın Manhattan gibi bir yerde olan lüks bir dairenin değeri düşmesin diye gayet soğukkanlı hareket ederek katliam boyutundaki bir caniliği örtbas etti. "Eğer zenginseniz ve statü sahibiyseniz, seri katil bile olsanız başınız belaya girmez." Toplumun çürüdüğünü abartılı bir dille anlatan ironik ve bence kaliteli bir iş. Kartvizit sahnesini çok beğendim. Hiç konuşmadan statü üzerinden olan savaşı açıkça göstermiş. Patrick’in mimik ve jestlerinden bile kişiliğini ve o anki düşüncelerini görebiliyorsunuz. Bale rolünü harika yansıtmış. Filmi taşıyan en büyük etken oyunculuklar bile olabilir. Her oyuncu ayrı ayrı çok iyi iş çıkarmış. Bu bir kitap uyarlaması o yüzden kitabı dört dörtlük aktarmasını bekleyemeyiz. Üstelik yeni çıkması planlanan re-make hiç gerekli değildi. Bu film zaten çok eski değil ve düzgün bir görüntü kalitesine sahip. Mesela Suspiria’nın yeniden çekilmesini anladım çünkü eskidiği belli olan bir filmdi. Lüzumsuz görsem de belki de yönetmen farklı tarzda bir uyarlama çekecektir bilemeyiz. Belki kitaptan farklı sahneleri de kullanarak daha farklı bir American Psycho çeker. Yine de ilk film gayet düzgün çekilmişti diye düşünüyorum izleyeli 5-6 yıl olsa da. Bir ara tekrar izleyeceğim. Kadın yönetmen olması sevindirdi. “ Bir Patrick Bateman fikri var, bir çeşit soyutlama ama gerçek ben yokum. Sadece bir varlık, hayali ve soğuk bakışlarımı gizlesem de ve el sıkışırken siz elinizi sıkan eti hissetseniz de ve belki yaşam tarzlarımızın bile benzer olduğunu düşünseniz de: Ben burada değilim, o kadar. Herhangi bir düzeyde bir şey anlatabilmem mümkün değil. Ben kendim bir mamul, bir sapkınlık, bir yanılgıyım. Ben temas noktaları olmayan insanoğluyum. Kişiliğim kabataslak ve oluşmamış, kalpsizliğim oldukça derinlere gidiyor ve ısrarlı. Vicdanım, acıma hissim, umutlarım, eğer vardıysa, çok zaman önce(muhtemelen Harvard’da) kaybolup gittiler. Ancak aşılacak başka engel yok. Beni deliliğe, deneyim dışılığa, kötülüğe, acımasızlığa, mutlak bir kayıtsızlıkla giriştiğim bütün bu şiddete bağlayan ne varsa, hepsi şu anda arkamda duruyor. Ama hâlâ tek iç karartıcı bir gerçeğe tutunuyorum: Hiç kimse hiçbir şeyin arkasına sığınmaz, hiçbir şey bağışlanmaz. Yine
Sihirli bir şekilde uzun saçları olan Rapunzel, tüm hayatını bir kulede geçirmiştir. Kaçak bir hırsızın ona rastlamasıyla, dünyayı ve gerçekte kim olduğunu ilk kez keşfetmek üzeredir. Film Disney açısından büyük bir dönüm noktası. El çizimi animasyonu tamamen bırakmadan ilk defa 3D animasyonu sentezlemişler. Filme harcanan bütçede bu yüzden 260 milyon dolar. Disneyin hâlâ en yüksek bütçeli animasyonu. Filmin yapımı 2000’lerin başında başladığı ve o dönem şu an bulunan birçok 3D tekniğinin var olmayışı işlerini zorlaştırmış ve rapunzelin saçı daha detaylı gözüksün diye yeni bir yazılım sistemi yaratmışlar. Yapım aşamasının hikayesini bu yüzden etkileyici buluyorum. Rapunzel, Disney’in klasik “kurtarılmayı bekleyen” prenseslerinden biri değil. Kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan bir karakter ama yine de tam olarak klişe kırıcı sayılmaz. Yine aşk merkezde ve prens hâlâ romantik kurtarıcı rolünde. Yine de güzel bir animasyondu. İzlerken biraz yorgundum o yüzden çok fazla odaklanamamış olabilirim. Kötü karakteri gayet keyif vericiydi. Saf kötü villain görmeye hasret kaldık animasyon sektöründe. Müzikal yapısı da iyi dengelenmiş. Animasyonu ve görselleri gayet göz doyurucu. Ben çoğu insan kadar bayılamadım ama kesinlikle iyi bir animasyon.
<p>Küçük bir kasabanın rahibi inancıyla mücadele ediyor.<br>Ortalama bulduğum bir Bergman filmi. Persona ve The Seventh Seal’ı daha iyi bulmuştum.<br>Gunnar’ın ölümle yüzleşmesi, insanların hayatta kalma içgüdüsü ve ölüm korkusu arasındaki gerginliği göstermiş.</p><p>Burada, Bergman ölüm temasını sadece fiziksel bir son olarak değil, aynı zamanda manevi bir boşluk ve inançsızlık olarak da işlemiş. Gunnar’ın yüzündeki korku, Tomas’ın da karşılaştığı bir tür ayna; her ikisi de ölüm karşısında çaresiz.<br>İnançsızlık ve varoluşsal boşluğu ele alan benim ortalama bulduğum bir Bergman yapımı.<br>“Tanrı yoksa bu gerçekten bir fark yaratır mıydı? Hayat anlaşılır olurdu ve ölüm hayatın sonu olurdu. Bedenin ve ruhun çözülmesi. Zulüm, yalnızlık ve korku, tüm bunlar basit ve şeffaf olurdu ama acı çekmek anlaşılmazdır, bu yüzden açıklamaya ihtiyaç duymaz.”</p>
Genç siyahi bir adam hafta sonu beyaz kız arkadaşının ailesini ziyarete gider ve orada kendisine karşı nasıl davrandıkları konusunda duyduğu huzursuzluk sonunda farklı şeyler döndüğünü anlar. Tüm performanslar çok iyiydi. Ayrıca sinematografi de güzeldi. Sade ama anlamlı. Bir ilk film için zaten fazlasıyla iyi. Oldukça farklı bir film ayrıca korku türünde benzerine rastlamak zor. Politik korku sinemasına iyi bir örnek. Sistematik ırkçılıkla alakalı düzgün bir hiciv olmuş. “Get out” sahnesi hoşuma gitti. Fotoğraf makinesiyle bir anda gerçekliğe dönmeleri güzeldi. Ancak ana sıkıntısı filmin tonu çok dağınık. Pek çok olay örgüsü boşluğu ve hiçbir amacı olmayan sahneler var. Bir de ana karakterin asla orayı terk etmemesi ve yaptığı aptallıklar çok sinir bozucuydu. Arkadaşı ondan bir 10 kat daha zeki. O, olmasa sinirden ölürdük herhalde. Film üçüncü perdeye ulaştığındaysa izledikleri yön beni hayal kırıklığına uğrattı. Daha akıllı bir açıklama bekliyordum ama meh dedirtti. “Siyahilerin beynini istiyoruz çünkü bu aralar çok moda.”??? Tüm olumlu yorumların beklentilerimi arttırdığını düşünüyorum. Sağlam ve keyifli bir film ancak çığır açıcı olmaktan çok uzak.
Bir meyhane şarkıcısının, kızının ve arkadaşlarının hayatı, boşanmış bir adamla tanıştıklarında değişir. Yeşilçam’dan birçok ufak izler görüyoruz. Sahte kimlik, yanlış anlaşılmalar vb.(bizim aile) Gülse Birsel’in sitcomvarimsi yazım tarzı filmde baya belli. Sinemadan ziyade daha çok TV estetiğine yakın. Klişe, keyifli vakit geçirtecek, çerezlik bir Türk komedi filmi.
Balon 🎈 Renk, müzik ve dans bakımından güzeldi. Oyunculukları ortalamaydı. Senaryo eh. Hikaye akışı da eh. Aralarındaki ilişki çok hızlı gelişti. Romantizmi idare eder. Bana hiç geçmedi aralarındaki bağ. Karakterler arasında pek bir kimya olduğunu hissedemedim. Hem ilk yarıdan sonra sıkıcı bir olay örgüsüne sahip sıkıcı bir dramaya dönüştü. Müzikallerin çoğu zaman çok güçlü olay örgüleri yoktur ama bunu müzikle telafi ederler. 1-2 şarkı harici müzikleri de pek akılda kalıcı değildi ama yine de ortalama üstü müzikleri. Yönetmeni sağ olsun tabii görsel olarak çok çok iyi ama onun dışında beni etkilemedi. Özellikle insanların sonuna hüngür hüngür ağlamasını anlayamadım. O hüznü kalbimde hissedemedim sadece ufak bir burukluk belki. Yine de izlenir, biraz sıkıcı.
İki kardeş, oynadıkları büyülü kutu oyunu nedeniyle evleri uzayın derinliklerine savrulunca galaksiler arası bir maceranın içine çekilirler. Nostaljik bir film küçükken izlemiştim. Bence hâlâ çok keyifli bir film. Herkes jumanjiye benziyor dese de zaten jumanjinin devam kitabından uyarlama bir film. 90’lar ve 2000’lerin başında çocukların hayal dünyasını merkeze alan birçok film çıktı zaten. Bu da onlardan biri ve benim oldukça keyif aldığım bir tür. Filmin temposu düşmüyor ve eğlenceli. Filmin zaten de süper olduğuna dair bir iddiası da yok. Kendi çapında bir şeyler yapmaya çalışıyor. Oyunun dizaynı falan baya güzel. Jumanji kadar akılda kalıcı değil ama izlenebilir bir film. Zamanında finalindeki ters köşe benim beynimi uçurmuştu. İzlenir. “Ne yerler?” “Et.” “Bu iyi.” “Dostum. Sen de etsin.”
Dört yaşındaki kızının ölümünden dolayı yıkılan yaslı bir ortaokul öğretmeni, öğrencilerinin sandığı kadar masum olmadıklarını keşfedince dehşete düşer. Akıcı ve izlemesi keyifliydi ama buradaki çocukların 13 yaşında ve neredeyse hepsinin psikopat olmasını göz ardı edersek. Senaryo gerçekçi değil daha çok edgy olmaya çalışan cringe bir senaryo. Saçmalıkları olsa da genel olarak sarıyor en azından.
Dünyaca ünlü bir K-Pop kız grubu, spot ışıkları altındaki hayatlarını, iblis avcısı olarak gizli kimlikleriyle dengelemeye çalışıyor. Bir anda aşırı cringe bir fan kitlesine sahip olsa da kardeşim istediği için çıktığı gün izledik. Açıkçası ön yargısız bir biçimde izlerseniz keyif alabilirsiniz. Sony tarafından yapıldığı için çizimleri, animasyonları çok iyi. Yağ gibi akıyor. Hikayesiyse gayet basit. Farklı formatlarda başka animasyon filmlerinde sıkça görebilirsiniz. O kötülerin kanını taşıyor demek ki o o da kötü. “Ama o aslında kötü değil. Demek ki ön yargı kötü.” Tarzı bir sonuç çıkıyor ortaya. Klişe ama akıcı ve izlemesi gayet keyifli. Overhated.
Devasa mamut Manny, geveze tembel hayvan Sid ve kılıç dişli kaplan Diego, buz çağının eşiğindeki bir dünyada, bir insan bebeğini babasına geri götürmek için komik bir maceraya atılıyorlar. Küçükken karşıma çok çıkardı 1-2-3-4 karışık sahneler izlerdim. Lakin çok fazla aklımda kalmadığı için yıllar sonra tekrar izledim. Birçok animasyondaki gibi filmi dublaj taşımış. Acayip kaliteli bir dublajı var. Sahnelere acayip uyumlu şakalar ve şarkılar koyulmuş ki hatta orijinalinden daha iyi uymuş yani. Genel olarak sevimli ve güzel bir animasyon. Karakterlerle bağ kurması kolay.
Bergenler Troll Köyü'nü işgal ettikten sonra, gelmiş geçmiş en mutlu Troll olan Poppy ve huysuz Branch, arkadaşlarını kurtarmak için bir yolculuğa çıkarlar. Şirinlerle benziyor bu troller biraz. Açıkçası renkleri, müzikleri falan gayet güzeldi. Eğlenceliydi hem hiç sıkmadı. Gayet basitti ama oldukça keyifliydi.
Karı koca Gabe ve Adelaide Wilson, çocuklarını da yanlarına alarak arkadaşlarıyla birlikte sahil evlerine giderler ve burada kafa dinlemek ve dinlenmek isterler. Ancak gece çöktüğünde, davetsiz gelen şok edici ziyaretçiler yüzünden huzurları yerini gerginliğe ve kaosa bırakır. Valla nope’tan iyiydi. Ha yine öyle aman aman bir film değil. Mantık hataları ve cevaplanmayan birçok soru var ama genel itibariyle güzeldi gayet. Fikir ve konsept güzel lakin mantıksız çok kısım var. Bu yeraltındaki klonlar 10 değil 20 değil binlerce. Yeraltında bu kadar büyük bir mekan inşa edilmesini geçtim nasıl hayatta kalıyorlar? Ayrıca bu kadar kırmızı tulumu nereden bulmuşlar? Diktirmişler mi? Her şey bir yana izlemesi keyifli ve bazı kısımları açıklamadan atlamış olsalar da birçok detay ve sahne güzel düşünülmüş. Sevdim.
Bir medyum, kız kardeşinin cinayetinin ardındaki gerçeği olay yerinde ortaya çıkarmaya çalışır. Filmin açılışı falan efsaneydi. O izleniliyormuş hissi, kadının ölümü vb. Şu deli adam karakteri de baya ilgi çekiciydi. Ama filmin ortalarına doğru adamın kadını aldattığı kesinleşince filmin gidişatını o şekilde mi yapacaklar diyorsunuz ve öyle de çıkıyor. Daha doğaüstü bir atmosfer üzerinden ilerlese bence daha güzel olurmuş. Son yıllardaki korku filmleri genel olarak kötü olduğu için yine de bu rahatlıkla izlenir
Tuhaf ve işlevsiz bir ailenin yolculuğu, kendilerini robot kıyametinin ortasında bulduklarında altüst olur ve aniden insanlığın en beklenmedik son umudu haline gelirler. Çizimleri güzel. Klasik Sony animasyonu. Hikayesi de tatlı. Tabii çok farklı bir iş değil. “Sıradan olmayan” bir aile ve dünyayı ele geçiren robotlar formülü. Şahsen çok gülemedim. Mizahı bana aşırı hitap etmedi. Sürekli tekrarlayan bayat şakalar var sadece. Ama izlenir kesinlikle, ortalama bir animasyon.
M3GAN'ın yıkıcı etkisinden iki yıl sonra, yaratıcısı Gemma, M3GAN'ın temel teknolojisini çalan bir savunma yüklenicisi tarafından üretilen askeri sınıf silah Amelia'yı alt etmek için kötü şöhretli yaratığını yeniden diriltmeye başvurur. Beklediğimden iyiydi ya. Gereksiz bir nefret almış ama izlemesi çok keyifliydi. Terminator gibi 1’deki kötü robotumuz burada yanımızda koruyucucumuz oluyor. İlk filmde komedi türündeydi bu da böyle. Bunda sadece daha çok aksiyona yüklenilmiş. Mantık aramadan izleyebilirsiniz.
Comments