Close-Up
Bu filmi izlemeden önce sinemanın bu kadar şiirsel, bu kadar güçlü ve insani olabildiğini sadece bir kaç filmde görmüştüm, o da Kurosawa filmleri falandı, bu filmi zaten seviyordum ve bu izleyişle de favori filmlerimden biri oldu. Abbas Kiarostami'nin Close-Up'ı sadece İran Sineması'nın değil, dünya sinemasının en özgün eseridir. Bu film için şöyle söyleyebilirim: Sanatın ve ona duyulan sevginin en saf halinin 98 dakika boyunca kaydedilmesi.
Close-Up, temelinde gerçek olaylara dayanıyor ve bugüne kadar yapılmış en gerçekçi film olarak görülebilir. Kiarostami'nin haberlerde görüp hakkında bir film yapmak istemesi, Hüseyin Sabzian'ı ziyaret edip tüm olay hakkında bir film yapmayı ve Sabzian'ın bakış açısını keşfetmeyi teklif etmesi ve bunun sonucunda sinema, kimlik, sanatsal yaratım ve varoluş üzerine çarpıcı, çok katmanlı bir araştırmaya girişmesi, Kiarostami'nin başyapıtı: Close-Up'a sebep oluyor. Buna Hibrit Sinema denmiş. Belgesel ve kurmacayı harmanlıyor. Filmde oyuncular kendilerini canlandırırken ve geçmişteki gerçek etkileşimlerini yeniden canlandırırken kurgu gerçeklikle homojen bir kıvam alıyor ve bizi Sabzian'ın filmin ana teması olan sinemaya olan aşkını dile getirdiği gerçek hayattaki duruşmaya götürüyor. Film, 90 dakikalık süresi boyunca şu gibi soruları soruyor:
Sinema Nedir?
Neden diğer insanlar gibi olmak isteriz?
Filmin merkezinde yer alan, Hüseyin Sabzian'ın canlandırdığı Hüseyin Sabzian; sanata ve sinemaya olan tutkusu tarafından manipüle edilerek önemli bir yönetmen olduğunu iddia ediyor. Onun bu kimliğe bürünmesi, sahtekârlıktan ziyade bir hayal kırıklığını ve sınıfsal sıkışmışlığı gösteriyor. Close-Up yalnızca bir adli vakayı anlatmaz; aynı zamanda bir varoluş hikayesini anlatır. Sabzian'ın sinemaya duyduğu aşk, onun için bir kaçış kapısı, bir özgürlük biçimidir, asla ve asla bir dolandırıcılık değildir. Close-Up, sanatın; özellikle sinemanın, bir insanın ruhunu nasıl sarabildiğinin, onu nasıl dönüştürebildiğinin canlı bir kaydıdır. Sabzian, bir yönetmeni taklit etmiyor aslında. O, sinemanın kendisi olmak istiyor. Çünkü onun için sinema sadece bir sanat değil; kaçış, kurtuluş, varoluş biçimi. Bu yüzden yalanına bile kızamıyor insan. Hatta o yalan, belki de yalan değil, gerçekten olmak istediği kimliği yaşadığı tek an o. Yani Sabzian yalan söylemiyor, aileyle birlikte iken gerçekten Mohsen Makhmalbaf idi, çünkü iç dünyasında hep oydu zaten. Sabzian, yönetmen kimliğini sahiplenerek kendi sınıfsal sınırlarını aşıyor. Onu kimse dinlemiyorken, sinemaya dair konuştuğu an herkes susup dinliyor. Kısacası Sabzian yaşadığı çürük hayattan, rezil hayattan sinema aracılığı ile kaçıyor. Bu, sanatın nasıl bir eşitleyici güç olduğunu çok iyi anlatıyor. Kim hangi sınıftan ya da ırktan ya da nereden gelirse gelsin, hepimiz sanat tarafından etkilenebilir ya da yönlendirilebiliriz. Bence, sanat eşitliktir. Sabzian da tüm bunların hepsini sinemaya yani sanata duyduğu saf aşk yüzünden yapıyor. Kiyarüstemi’nin kamerası da bu sevgiyi mahremiyetle izliyor, yargılamıyor, yönlendirmiyor. Sanki sadece bir tanık gibi. Bu da filmi çok insani kılıyor. Özellikle de o final sahnesi, o arkada çalan üzücü ama umut verici melodi... Gerçek ile kurmaca ve yeniden canlandırma arasında gidip gelen filmde, bu sahne adeta zirve noktası oluyor. Filmin anlatmaya çalıştığı her şeyin homojen bir hal alışı, son sahnede net bir şekilde görülebiliyor. Spoiler daha fazla vermek istemiyorum ama sinema tarihinde beni en çok etkileyen 10 sahneden biri kesinlikle.
İzlediğim en insani, gerçek ve de özellikle SAF film.
#webteizle