Ölüm, bizi ne kadar ürkütüyor değil mi?
Her aklımıza geldiğinde korkuyoruz,
içimizde bir ürperme oluyor. Ama neden korkuyoruz? Ölürken canımızın yanmasından mı, o an çekeceğimiz acıdan mı, yaşayamayacağımızı bildiğimiz gelecekten mi, geride bıraktıklarımızın hüznünden mi yoksa ölümden sonrasından mı?
Ölüm dendiğinde her zaman siyah renk canlanır aklımda; simsiyah bir görüntü...
Zaten ölümü her zaman siyah ya da kasvetli renklerle tasvir etmedik mi bu zamana kadar, artık o renkler ölümle bağdaştı zihnimizde.
Ama ya ölüm bunca zaman kapkara, kasvetli bir olay olarak değil de rengârenk olarak tasvir edilseydi?
Şu an korktuğumuz kadar korkar mıydık ölümün sonrasından?
Belki küçüklüğümüzde birisi bize ölümün gökyüzünde uçmak gibi olduğunu, gökkuşağının eğrisinden kaymak gibi hissettirdiğini söyleseydi; ölüm korkunç bir son değil, yaşamın canlı bir devamı gibi hissettirirdi bize.
Şahsen ölüm bana; simsiyah, karanlık bir ortamda cayır cayır yanan kıpkızıl ateşleri çağrıştırıyor ve korkuyorum açıkçası.
Şimdi bahsettiğim kıpkızıl ateş yerine, muazzam bir gün batımının kızıllığıyla süslenmiş gökyüzünü düşünelim.
İkisi de aynı renk ama biri sonun dehşetini, diğeri ise günün yorgunluğunun ardından gelen o eşsiz dinlenme zamanını temsil ediyor. Hangisi huzur verir insana?
Ölüm insana huzur veremez de diyemeyiz tam olarak çünkü bu renkler ya da tasvirlere bakmaksızın ölümün huzur verdiği kişiler de var; onlar için gerçekten de bir kurtuluştur ölüm.
Ölümün insan için tasvir edilen o korkunç yüzünün yanında, öyle acılar çeker ki insanlar; dünya altında ezilir giderler ve ölmeden ölümü tatmış olurlar bu dünyada.
Çevrelerinde tek bir insan tarafından anlaşılmazlar, kimse onlara el uzatmaz; ta ki o insan kendi hayatından vazgeçene kadar...
O zaman herkes bir fikir sahibi olur, kişi yaşarken duymadıkları ya da duymazdan gelip sağır kaldıkları o çığlıkları duymaya başlarlar ve herkes konuşur. "Günah" derler, "Ne derdi vardı sanki, kendine yazık etti," deyip iki gün lafını yapıp üçüncü gün kendi hayatlarına dönerler.
Ama geçip giden için artık her şey son bulmuştur; kendi mutlu sonuna erişmiştir. Ne dünya ne de daha önceden yaşadıkları artık acı verebilir ona; ölümün sıcak kollarında huzur içindedir.
Ölüm, bizi ne kadar ürkütüyor değil mi?
Her aklımıza geldiğinde korkuyoruz,
içimizde bir ürperme oluyor. Ama neden korkuyoruz? Ölürken canımızın yanmasından mı, o an çekeceğimiz acıdan mı, yaşayamayacağımızı bildiğimiz gelecekten mi, geride bıraktıklarımızın hüznünden mi yoksa ölümden sonrasından mı?
Ölüm dendiğinde her zaman siyah renk canlanır aklımda; simsiyah bir görüntü...
Zaten ölümü her zaman siyah ya da kasvetli renklerle tasvir etmedik mi bu zamana kadar, artık o renkler ölümle bağdaştı zihnimizde.
Ama ya ölüm bunca zaman kapkara, kasvetli bir olay olarak değil de rengârenk olarak tasvir edilseydi?
Şu an korktuğumuz kadar korkar mıydık ölümün sonrasından?
Belki küçüklüğümüzde birisi bize ölümün gökyüzünde uçmak gibi olduğunu, gökkuşağının eğrisinden kaymak gibi hissettirdiğini söyleseydi; ölüm korkunç bir son değil, yaşamın canlı bir devamı gibi hissettirirdi bize.
Şahsen ölüm bana; simsiyah, karanlık bir ortamda cayır cayır yanan kıpkızıl ateşleri çağrıştırıyor ve korkuyorum açıkçası.
Şimdi bahsettiğim kıpkızıl ateş yerine, muazzam bir gün batımının kızıllığıyla süslenmiş gökyüzünü düşünelim.
İkisi de aynı renk ama biri sonun dehşetini, diğeri ise günün yorgunluğunun ardından gelen o eşsiz dinlenme zamanını temsil ediyor. Hangisi huzur verir insana?
Ölüm insana huzur veremez de diyemeyiz tam olarak çünkü bu renkler ya da tasvirlere bakmaksızın ölümün huzur verdiği kişiler de var; onlar için gerçekten de bir kurtuluştur ölüm.
Ölümün insan için tasvir edilen o korkunç yüzünün yanında, öyle acılar çeker ki insanlar; dünya altında ezilir giderler ve ölmeden ölümü tatmış olurlar bu dünyada.
Çevrelerinde tek bir insan tarafından anlaşılmazlar, kimse onlara el uzatmaz; ta ki o insan kendi hayatından vazgeçene kadar...
O zaman herkes bir fikir sahibi olur, kişi yaşarken duymadıkları ya da duymazdan gelip sağır kaldıkları o çığlıkları duymaya başlarlar ve herkes konuşur. "Günah" derler, "Ne derdi vardı sanki, kendine yazık etti," deyip iki gün lafını yapıp üçüncü gün kendi hayatlarına dönerler.
Ama geçip giden için artık her şey son bulmuştur; kendi mutlu sonuna erişmiştir. Ne dünya ne de daha önceden yaşadıkları artık acı verebilir ona; ölümün sıcak kollarında huzur içindedir.