Film Raymond Carver'ın öykülerinden uyarlamaymış ama bu öyküler hakkında hiçbir fikrim olmadığından filmi bağımsız ele alacağım bu yazıda.
Filmi izlemeden önce konusuna pek bakmamıştım ama bir "kesişen hikayeler" filmi olduğunu biliyordum. Bu yüzden de daha olay odaklı bir film izleyeceğimi düşünmüştüm. Ancak film karakter odaklı bir yapıya sahip. Bu kadar fazla karakter barındıran bir filmde her bir karakteri öyle ya da böyle bir derinlik katarak anlatmak çok zor ve saygı duyulası tabii ki fakat benim beklentim tüm öykülerin bir noktada birbirine bağlanmasıydı ve film bu beklentimi karşılayamadı. Özellikle nehirdeki kadın cesedinin hikayelerin bağlanmasında büyük bir rol oynayacağını düşünmüştüm ancak bu olay tamamen havada kaldı.
Finali pek sevemedim. Deus ex machina olarak eklenen deprem ister istemez Magnolia'daki kurbağa yağmurunu anımsatıyor; ancak burada aynı derecede vurucu bir etki yaratılabildiğini düşünmüyorum. Yine de Paul Thomas Anderson'ın bu finalden bir hayli etkilendiğine eminim. Deprem, tüm karakterleri ve öyküleri ortak bir paydada buluşturuyor evet, fakat bunu yapış biçimi biraz ucuz ve zorlama hissettirdi bana. Hatta öyle ki, Chris Penn'in karakterinde film boyunca gördüğümüz kıskançlık, özgüvensizlik ve toksik maskülenitenin kontrolden çıktığı sahnenin etkisini gölgede bırakıyor. Bana kalırsa film tam o noktada bitse daha tatmin edici ve sarsıcı bir final yapmış olurdu.
Filmin iyi yönlerine gelecek olursam, kurgu ve sinematografi çok başarılı. Robert Altman ile yeni tanışmış olsam da film, usta bir yönetmenin imzasını taşıdığını her sahnede belli ediyor. Frances McDormand her zamanki gibi harika, henüz bırakın kötüyü, biraz iyi bir performansını bile izlemedim, hep çok çok iyi. Oynadığı her filmde olduğu gibi bu filmde de parlıyor, hem de böyle bir oyuncu kadrosu varken. Hayran olmamak elde değil gerçekten. Jack Lemmon ise kısa ekran süresine rağmen filmin en iyi performanslardan birini sergiliyor. Andie MacDowell, Bruce Davison, Julianne Moore, Chris Penn ve Lily Tomlin öne çıkan isimler. Hakeza Tom Waits de çok iyi, asıl işinin oyunculuk olmadığını öğrendiğimde şaşırdım. Tim Robbins ve Robert Downey Jr. ise pek özel bir şey sunmuyor.
Uzun lafın kısası, doğru beklentilerle izlendiğinde oldukça iyi bir film Short Cuts. Süresi korkutmasın, 3 saat boyunca bir an bile sıkmıyor. Maalesef benim yanlış beklentilerimin kurbanı oldu. Yanlış anlaşılmasın filmi beğendim ama birçok kişinin aksine bir başyapıt veya kusursuz bir iş olduğunu düşünmüyorum. Olur da ileride bir gün tekrar izlersem belki benim gözümde de bu mertebeye ulaşır fakat şimdilik benim için yalnızca iyi ve izlemesi keyifli bir film.
Film Raymond Carver'ın öykülerinden uyarlamaymış ama bu öyküler hakkında hiçbir fikrim olmadığından filmi bağımsız ele alacağım bu yazıda.
Filmi izlemeden önce konusuna pek bakmamıştım ama bir "kesişen hikayeler" filmi olduğunu biliyordum. Bu yüzden de daha olay odaklı bir film izleyeceğimi düşünmüştüm. Ancak film karakter odaklı bir yapıya sahip. Bu kadar fazla karakter barındıran bir filmde her bir karakteri öyle ya da böyle bir derinlik katarak anlatmak çok zor ve saygı duyulası tabii ki fakat benim beklentim tüm öykülerin bir noktada birbirine bağlanmasıydı ve film bu beklentimi karşılayamadı. Özellikle nehirdeki kadın cesedinin hikayelerin bağlanmasında büyük bir rol oynayacağını düşünmüştüm ancak bu olay tamamen havada kaldı.
Finali pek sevemedim. Deus ex machina olarak eklenen deprem ister istemez Magnolia'daki kurbağa yağmurunu anımsatıyor; ancak burada aynı derecede vurucu bir etki yaratılabildiğini düşünmüyorum. Yine de Paul Thomas Anderson'ın bu finalden bir hayli etkilendiğine eminim. Deprem, tüm karakterleri ve öyküleri ortak bir paydada buluşturuyor evet, fakat bunu yapış biçimi biraz ucuz ve zorlama hissettirdi bana. Hatta öyle ki, Chris Penn'in karakterinde film boyunca gördüğümüz kıskançlık, özgüvensizlik ve toksik maskülenitenin kontrolden çıktığı sahnenin etkisini gölgede bırakıyor. Bana kalırsa film tam o noktada bitse daha tatmin edici ve sarsıcı bir final yapmış olurdu.
Filmin iyi yönlerine gelecek olursam, kurgu ve sinematografi çok başarılı. Robert Altman ile yeni tanışmış olsam da film, usta bir yönetmenin imzasını taşıdığını her sahnede belli ediyor. Frances McDormand her zamanki gibi harika, henüz bırakın kötüyü, biraz iyi bir performansını bile izlemedim, hep çok çok iyi. Oynadığı her filmde olduğu gibi bu filmde de parlıyor, hem de böyle bir oyuncu kadrosu varken. Hayran olmamak elde değil gerçekten. Jack Lemmon ise kısa ekran süresine rağmen filmin en iyi performanslardan birini sergiliyor. Andie MacDowell, Bruce Davison, Julianne Moore, Chris Penn ve Lily Tomlin öne çıkan isimler. Hakeza Tom Waits de çok iyi, asıl işinin oyunculuk olmadığını öğrendiğimde şaşırdım. Tim Robbins ve Robert Downey Jr. ise pek özel bir şey sunmuyor.
Uzun lafın kısası, doğru beklentilerle izlendiğinde oldukça iyi bir film Short Cuts. Süresi korkutmasın, 3 saat boyunca bir an bile sıkmıyor. Maalesef benim yanlış beklentilerimin kurbanı oldu. Yanlış anlaşılmasın filmi beğendim ama birçok kişinin aksine bir başyapıt veya kusursuz bir iş olduğunu düşünmüyorum. Olur da ileride bir gün tekrar izlersem belki benim gözümde de bu mertebeye ulaşır fakat şimdilik benim için yalnızca iyi ve izlemesi keyifli bir film.